Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Ahmedinejad değil de Şah Rıza Olsaydı...
Bugün İran'da Ahmedinejad değil de Şah Rıza veya onun gibi birisi iktidarda olsaydı...
05 Aralık 2011 Pazartesi Saat 16:40
ABD Suriye'de yok ama müttefiki var!

ABD Temsilciler Meclisi'nin Türk-Dostluk Grubu'nun da başkanlığını yapmış olan eski Florida üyesi Robert Wexler, Türki Amerikan Birliği (TAA) ve Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Konfederasyonu (TUSKON)'un ortaklaşa düzenlediği TAA yıllık kongresinde katıldığı panelde konuşmasının başında şunları söylüyordu: Bundan iki hafta önce İstanbul'daydım ve Başbakan Erdoğan'ın dış politika üzerine konuşmasını dinliyordum. Suriye üzerine odaklanmıştı. Eğer kimi dinlediğinizi bilmiyorsanız ve eğer Türkçe dilini bilmiyorsanız, genel anlamda, çok sayıda Amerikalı başkanları konuşuyor sanırdı. Demokrasi talebi, insan haklarına saygı ve bu anlamda yapılması gerekenler...

"Neden bunlara işaret ediyorum?" diye kendi kendine sorduktan ve Türkiye ile ABD arasında İran'ın nükleer programı gibi ayrılıklara, bozuk olan Türkiye-İsrail ilişkilerine değindikten sonra konuyu ABD'nin birkaç hafta içinde Irak'tan çekileceğine getirerek yine özetle şunları dile getiriyordu: Irak'ın geleceği kuşkusuz Iraklılar tarafından belirlenecek ancak iki ulusun Irak'ın geleceği üzerinde büyük etkisi olacak. Bunlar Türkiye ve İran ve bunlar dışardan etki edecek olan başlıca iki unsur olacak. Sanırım tüm Amerikalılar bundan hem fikir ben bütün bozuklarımı, hesabımı İran'ın etkisi yerine Türkiye'nin etkisine yatırırım...

Bir yıl önce krizlerin hakim olduğu ABD-Türkiye ilişkileri Arap Uyanışı ile birlikte yerini bahara bıraktı. Bahar kelimesi Washington cephesinde ilişkiyi tanımlamak için yetersiz kalıyor. "Altın çağ" diye tarif ediliyor Ankara ile ilişkiler.

Wexler'in konuşmasından alıntıladığımız cümleler, özellikle ikinci paragrafın son cümlesi, Washington'un Ankara'ya olan sevdasını fazlasıyla ortaya koyuyor.

Kaynayan bir kazanı andıran Ortadoğu'da Amerika'nın çıkarları kimin üzerinden hesap yapmayı gerektiriyor? Türkiye. O halde bahis elbette Türkiye üzerine.

Amerika dış politikasındaki pragmatizm tam da bu işte. Bugün İran'da Ahmedinejad değil de Şah Rıza veya onun gibi birisi iktidarda olsaydı, Türkiye'de de yine AK Parti ve Tayyip Erdoğan iktidarda olsaydı, Washington'un tüm bozuklarını Ankara yerine Tahran'a yatıracağına ben de bahse girebilirim mesela.

Amerikalı politikacıların bu kadar açık sözlü olmaları hâlâ dünyanın süper gücü oldukları için şaşırtıcı bir yanı yok. Çok rahat bir şekilde "çıkarım neredeyse orda olurum" diyebiliyorsunuz. Diyorlar da. Dünyanın süper gücü olmanın getirdiği başka rahatlıklar da var. Dün savunduğunuzu bugün reddedebilirsiniz. "Daha dün böyle diyordunuz!" diye sorulduğunda ise 'kusura bakma' bile demeden "o dündü" cevabı verebilirsiniz. Örnek mi? Bundan iki yıl önce Washington'daki nükleer zirve sonrası hani ABD Başkanı Barack Obama'nın hem Başbakan Tayyip Erdoğan hem de dönemin Brezilya Devlet Başkanı Lula da Silva'ya içeriği aynı "nükleer takası çözelim" mektubu vardı. Erdoğan ve Lula da Silva, Tahran'a gidip Tahran Deklerasyonu'na imza koyduktan sonra Dışişleri Bakanı Hillary Clinton Kongre'de ne demişti hatırlıyor musunuz? "Kusura bakmayın, Rusya ve Çin'i gemiye aldık. İran'a yaptırımlar geliyor."

Bundan birkaç hafta önce Amerikan-Türk Konseyi'nin (ATC) geleneksel toplantısında başta Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ve yardımcısı Phil Gordon Türkiye'ye methiyeler yağdırmıştı. Aynısı geçtiğimiz hafta TAA'nın gelenekselleşmeye devam eden kongresinde devam etti. ATC konferansında Dışişleri ve Savunma Bakanlığı yetkilileri devredeydi. TAA'nın kongresinde Washington yönetiminin diğer kanadı, Amerikan Kongresi devredeydi. TAA Başkanı Dr. Faruk Taban'ın gönderdiği bilgi notuna göre 7 Senatör 57 tane de Temsilciler Meclisi üyesi kapanış galasına iştirak etti. Her birisinin Türkiye'ye övgüler yağdırdığını hatırlatmaya gerek var mı bilmem.

PES DEDİRTEN U DÖNÜŞÜ!

Amerika'nın son zamanlarda depreşen Türkiye sevdası nereden geliyor diye merak edenler, Ortadoğu'da yapılan son kamuoyu yoklamalarına bakmaları yeter. Geçtiğimiz hafta bu köşede Shibley Telhami'nin beş Arap ülkesinde yaptırdığı araştırmanın sonuçlarını ve yansımalarını bu köşeden özetlemeye çalışmıştık.

Bölgedeki varlığı tartışmalı hale gelen Amerika'nın tutunacağı bir dal kaldı, o da Türkiye. 'Bölgede politikalarını sürdürecek bir alana sahip değil Washington. Ama kendileri adına bunları yönlendirecek iyi bir müttefiki var.'

Amerikalı yetkililerin Türkiye'yi yere göğe sığdıramamaların, Suriye'de Ankara'nın etkisine ve gücüne vurgu yapmalarının arkasında da Ankara'nın değil, Washington'ın öncelikleri yatıyor.

Ancak yapılan bazı konuşmalar, bazı 'U' dönüşleri var ki, "bu kadarına da pes!" diyorsunuz. Nasıl mı? Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Ileana Ros-Lehtinen, Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ile birlikte 30 Kasım'da yapılan TAA kongresinin ana konuşmacılarındandı. Tam bir yıl arayla Türkiye ile ilgili yapılan açıklamalar arasındaki uçuruma bakınca, "Amerikalı yetkililerin başına saksı mı düştü!" diye düşünmekten kendinizi alamıyorsunuz. Son konuşma uzun olduğu için birebir değil ancak önemli olan paragrafları aktaracağım. Ama önce 30 Kasım 2010 tarihinde Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile yaptığı görüşme sonrası Cumhuriyetçi Partili Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Ros-Lehtinen'in yaptığı açıklamaya gidelim:

"ABD ve Türkiye arasındaki güçlü işbirliği 60 yıldan daha uzun bir süredir devam etmektedir. Türkiye'nin Afganistan'daki yardım ve işbirliği milletler arasındaki yakın bağlara örnektir.

Ancak, bugün Dışişleri Bakanı Davutoğlu'na da açıkladığım gibi Türkiye'nin yakın dönemdeki birçok politikaları ve konumu beni derinden endişelendirmektir. Türkiye'nin, özellikle BM Güvenlik Konseyi'nin İran'a güçlü yaptırımlar tatbik edilmesine karşı oyu ve Tahran ile ticaret ve yatırımı yükseltmesi, İran rejimine destek vermesi aşırı derece rahatsız edicidir. Böylesine dışlanmış tehlikeli bir devlete destek, ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarını ve Ortadoğu'da istikrarın altını direkt oyar.

Türk hükümetinin İsrail karşıtı resmi söylemi sorumsuzca, kınanması gereken tehlikeli bir söylemdir.

Türkiye'nin Yunan Ortodoks Kilisesi Ekümenik Patriği'ne yönelik devam etmekte olan sınırlayıcı politikaları, dünya çapında 300 milyondan fazla inananın temel dini özgürlüklerini ihlaldir.

Türkiye'de insan hakları manzarası resmi gittikçe kötüleşmektedir. Muhaliflerin medyadaki seslerinin susturulması yönündeki haberlerden, Türk toplumunda İslamcı tesirin artmasından ve askerinin laiklerden temizlenmesinden derin kaygı duyuyorum. Umut ediyorum ki, Türk hükümeti bu rahatsız edici politikalarını yeniden gözden geçirir."

VE TAM BİR YIL SONRA!

30 Kasım 2011: Ros-Lehtinen'in TAA kongresinde yaptığı konuşmanın satırbaşları:

"ABD-Türkiye'nin ilişkilerinin gücü hakkında konuşmak her zaman büyük memnuniyet verici. Birçok Amerikalı bu ilişkinin ülkemize getirdiği yararların farkında değil ve ne yazık ki bir çok Türk vatandaşı da aynı şekilde bu bağların olumlu etkisinden habersiz. Örneğin ABD ve Türkiye, hem içeride hem dışarıda tüm vatandaşlarımız için güvenliği artıran kilit düzeyde stratejik ilişkiyi güçlendirdi.

PKK terör örgütü ABD'nin ve Türkiye'nin ortak düşmanıdır. (...)

(PKK'nın son dönemlerinde yaptığı saldırılardan örnekler verdikten sonra) Bu tür saldırılar oldukça çirkin ve bu tür terör taktiklerine asla müsamaha gösterilmeyecek. (...) Amerika, Türkiye'ye üç adet Süper Kobra taarruz helikopterini yakında sağlayacaktır. (...) Nitekim, Türkiye ile Amerika arasındaki ilişki bölgesel güvenlik ortaklığının ötesine geçerek, küresel stratejik öneme sahip oldu. (...) İran'ın rejiminin tehditlerine rağmen Türkiye'nin füze savunma radarına ev sahipliği yapmayı kabul etmesi, bölgede güvenliği artıracak, Türk, Amerikan ve Avrupa vatandaşlarını balistik füze saldırılarına karşı koruyacaktır.

Türkiye'deki yıkıcı deprem sonrası Türkiye ve İsrail'in kurbanlara geçici barınak ve sağlık malzemesi sağlanması kararı alarak ilişkilerde açılım yapması cesaret verdi. Bunun hem Türk hem de İsrail halklarına yararlı olduğu ikili ilişkileri yeniden tesis etmede bir fırsat teşkil etmesini umuyorum.

Kaygı duyulan bir diğer husus, Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde meydana gelen şiddet olaylarını 'soykırım' olarak tanımlama çabaları. Vuku bulan bu şiddet olayları büyük bir trajediydi ancak bu katliamlara düzgün bir tarihsel tanımlama getirilmesi çok hassas bir konu. Bu tanımlamayı Kongre'nin belirlemeye çalışmasının uygun olmadığını düşünüyorum. (Ros-Lehtinen, Dış İlişkiler Komitesi'nden geçen son soykırım tasarısının en destekli savunucularından biri olduğunu hatırlatmakla yetinelim şimdilik.)"

Yazıya bağlantı cümlesi koyamadık henüz. Zira, devam etmek gerekecek...

Ali Akel - YeniŞafak

GoogleGoogle YahooYahoo FacebookFacebook DiggDigg Del.icio.usDel.icio.us
RedditReddit TwitterTwitter friendfeedfriendfeed myspacemyspace bloggerblogger
Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş..