Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Arzda Vahdet Akaidde Tevhid
Esat Ammar Fırat
esat.ammar.firat@gmail.com
17 Şubat 2012 Cuma Saat 13:06
   Tevhid, Alemlerin rabbi olan Allah’ın maddi ve manevi bütün alanlarda yegane tasarruf sahibi olduğu, mutlak ma’bud ve mutlak hükümranlık sahibi olduğu ve bu anlamda O’na eş ve denk olacak hiçbir ma’bud ve tanrının olmadığı ve biricik Halık olduğu misyonudur. Tevhid aynı zamanda Allah -sübhanehû ve teâlâ- ’nın tarih boyunca insanlığa kurtuluş elçileri olarak gönderdiği peygamberlerin de ortak misyonudur.

     Yani bir anlamda Tevhid, insanın fıtratını bozacak her tür şeytani faaliyeti engelleyen rabbani bir kalkandır. Tevhid, bozulmamış olan fıtrata sahip olan bütün bir insanlığı kollayan bir kaledir. Allah’ı birlemeyi esas alan Tevhid, aynı zamanda bu inancı taşıyan bütün müminlerin birliğini de temsil eden bayraktır. Zaten Tevhid bayrağı ontolojik ve Tevhid menşeli fikri ihtilafların (mezhepler) varlığını değil taassuplarını reddeder. Tevhid’in davası yeryüzünde bütün tağuti akımları reddeden, Tevhid’i kendisine yaşamsal metod olarak seçen ve Tevhid sözcüğünü yani Lailaheillallah’ı gayesinin ufkuna koyan bir ümmet oluşturmaktır. Yani Tevhid tarihsel bir davadır; şeytanın, fıtratı tahribe uğratan ve bunun neticesinde bütün bir insanlığı ifsada sürükleyen vesvesesine karşın bütün insanlığı tek çatı altında toplayarak Allah’a kul olma davasıdır. İşte bu davayı Allah şu şekilde açıklamıştır:       

“Gerçekten, sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim, öyleyse kulluğu da sadece bana ediniz.”  (Enbiya 21/92)

     Bundan dolayı da hak ile batıl, iyi ile kötü, güzel ile çirkin, doğru ile yanlışın belirlenmesinde Tevhid tek kıstas ve ilkedir. Ancak bugün Tevhid’in hamilleri olan müslümanların sorunu hak ile batıl mücadelesi değil bilakis müslümanların kendi dahili sorunlarıdır. Yani aslında bu kadar nezih bir inanç sistemine sahip olan müslümanlar bütün insalığa rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed’in risalet mirasına bir anlamda ihanette bulunmuşlardır. Nasıl mı; işte şöyle: “insanların en hayırlısı insanlığa en faydalı olanıdır” diyen bir peygamberin risalet mirasına nasıl bir muamele yapmaktadır, O’nun ümmeti? Değil insanlığa, kendilerine bile faydaları olmayan bu ümmetin mensupları gaflet ve ihanet içinde değil de nedir?  Paramparça olmuş bir ümmet, farklılıklara tahammülü olmayan bağnaz akımlar, müslüman kardeşine karşı kin ve nefretle gözü dönmüş mutaassıp marjinal bireyler... Tevhid misyonunun tam aksine asıl görevini unutarak, şeytanî düzenlere karşı vermesi gereken mücadeleyi vermekten aciz bir toplum oluşmuştur. Halbu ki Peygamber Efendimiz sanki bu tabloyu görüyormuşçasına daha bin küsür yıl önce bir uyarı hükmünde şöyle bir öngürüde bulunmuştur; Ahmed İbn Hanbel’in Müsnedi’nde Enes Bin Malik, Peygamber Efendimiz’den şöyle bir rivayette bulunmaktadır:

“Şüphesiz İsrailolğulları 71 fırkaya bölündüler. Bunların 70 fırkası helak oldu, birisi kurtuldu. Muhakkak benim ümmetim de 72 fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan 71’i helâk olacak bir fırka kurtulacaktır. Dediler ki; ey Allah’ın Rasulü, bu kurtulacak fırka hangisidir. Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki: Cemaattir, cemaattir.”

     Bununla beraber Efendimiz “ümmetimin ihtilafı rahmettir” diye buyurmuştur. Ancak şu varki biz İslam Ümmeti olarak varolan ihtilafları rahmetten vahşete tahavvül eylemişizdir. Bir anlamda bizi belirleyen niteliğimiz, Tevhid’i tahammül edişimiz değil sıfatlarımız olmuştur. Şiilik veya Sünnilik haklılığımızı veya bâtıllığımızı belirleyen etkenlere dönüşmüştür. Artık kiminle olşumuz, kime arka çıkışımız veya kime karşı oluşumuz ve düşmanlığımız sıfatlarımızla belirlilik kazanmaktadır.

     Bugün Aziz İslam Ümmeti büyük bir zillet ve meskenetle karşı karşıyadır ve vahşete dönüşen ihtilaflarımız bu muhteşem ümmeti büyük bir felâketin eşiğine sürüklemektedir. Tevhid akidesi insanlığı ıslah etmesi gerekirken belirli zümreler tarafından tekellerine alınarak farklı müslüman kimliklere karşı bir saldırı aracına dönüştürülmüştür. Sözde müslüman devletlerin siyasi ahlaksızlıklarına malzeme olarak yaptıkları yanlışlıkları örten bir setreye dönüşmüştür.

      Eğer ki Tevhid; insanlığa adalet ve özgürlük sunamıyor ve kendi mensupları  olan bir ümmeti dahi bir araya getiremiyorsa kendi fonksiyonunu yitirmiş  demektir, haşâ!... Biz müslümanlar olarak inanıyoruz ki, bu dava insanlığın kadim ve de ebedi kurtuluş davasıdır ve bütün zamanlarda ve mekanlarda kendi fonksiyonunu hakkıyla eda edebilir. O halde ortada büyük bir anlama sorunu vardır demek...

      Her halûkarda Tevhid’in yaşam sistemi olan İslam bütün siyasal ve toplumsal ayrılıkları ortadan kaldırarak Tevhid gereğince mükemmel bir hayat oluşturma gayesindedir. Allah -sübhanehû ve teâlâ-’nın hükümranlığı ile yekpâre olmuş bir erdemli dünya inşa çabasıdır. Yani arzda Tevhid (birlik), semada Tevhid gayesidir. İşte bu meyanda Allah şöyle buyurmaktadır:

“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın ve birbirinizden ayrılmayın! Ve Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman iken kalplerinizin arasını uzlaştırdı da, O’nun lütfu sayesinde kardeşler oldunuz; ve siz ateşten bir çukurun kenarındaydınız da, sizi oradan kurtardı! İşte bu şekilde Allah size mesajlarını açıklar ki doğruyu bulasınız.” (Al-î İmran 3/103)

     Ne var ki bu ümmetin dini otoriteleri sanki bu ayet-i celileden bihaberler, sanki böyle bir ayeti hiç görmemişçesine siyasi otoritelerin sağladığı sırça köşklerde oturup tekfir ve tefrik fetvaları buyurarak leşe dişlerini bilemiş akbabalar misali zalim emperyalist sömürgecilerin ekmeklerine yağ sürmektedirler. Sosyal ve siyasal anlamda büyük bir çöküş içerisinde olan müslüman yığınların, ağızlarından Tevhid sözcüğünü düşürmeyen önderleri acaba Allah’a nasıl hesap verecekler? Bu mahrumiyetin baş müsebbibi olan bu alimler acaba hâlâ vereset’ül enbiya (peygamberlerin varisleri) olduklarını iddia ediyorlar mı, yoksa nasıl birer bel’ama dönüştüklerinin farkında mıdırlar?

     Bunun aksine ümmetin vahdetine kendilerini adamış olan saygıdeğer alimlerimizi tenzih etmekle beraber akidevi Tevhid’ten dem vurupta sosyal tevhidi unutan alimlerimiz maalesef ki üzerlerine düşen görevi hakkıyla eda etmemişlerdir. Çünkü Tevhid’in zıttı olan şirk toplumları ayrıştıran, her tür ırkçılık ve asabiyetin esasıdır. Hintli Alim el-Meşrikî şirki; insanı çalışmaktan ve bir araya gelmekten alıkoyan herşeydir şeklinde açıklar.

     İşte bölük-pörçük olmuş bir toplumun diriliş çaresi şüphesiz dağlar kadar olmuş teferruatı bir tarafa bırakarak asıllarda bir araya gelmesidir. Bütün ayrıştırıcı sıfatlardan teberri ederek asıl berlirleyici sıfat olan müslümanlıkla kardeşlik pâyânında birliktelik sağlamaktır. Peygamber Efendimiz de; “Size cemaat halinde (birlikte) bulunmanızı tavsiye eder, ayrılıktan kaçınmanızı isterim”(Tirmizi, kitab’ul fiten, bab 7, hadis 2165) şeklinde uyarılarda bulunarak, Allah -sübhanehû ve teâlâ-’nın da yardım ve inâyetinin cemaatle beraber olduğu (Tirmizi, kitab’ul fiten, bab 7, hadis 2166, 2167) nu her halukârda hatırlatmıştır.

     Şu halde İslam, gerek sosyal alanda ve gerekse fikirsel alanda ihtilafı kabul etmekle beraber aralarında ayrışma ve tefrikaya sebep olacak bütün eylemlerden kaçınılmasını istemektedir. Allah’ı her anlamda ve her alanda birlemek olan Tevhid aynı zamanda yekvücut olmuş bir toplumu da gerektirmektedir. Yani kendi aralarında uhuvvet bilinci gelişmiş merhamet sahibi bir toplum ile küffara karşı şedid olan bir toplum/dünya yeğlemektedir.

     Son olarak Allah -sübhanehü ve teâlâ- ayrılık ve tefrika konusunda şöyle buyurmaktadır:

     “Kendilerine hakikatin apaçık belgeleri geldikten sonra, parçalanıp ayrılan ve birbirlerine düşen kimseler gibi olmayın. İşte bunlar için korkunç bir azab vardır.” (Al-î İmran 3/105)

Bu yazı toplam 1056 defa okundu.
Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş..