Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Babam bir kaçakçıydı
Uludere’de öldürülenler gibi gecenin bir vaktinde yola çıkıp bütün gece yürüyerek sabaha karşı tekrar geri dönmezdi babam.
09 Ocak 2012 Pazartesi Saat 19:54
Gece olunca uyur insanlar. Ama sözünü ettiğim sınır boylarında yaşayanlar için böyle değil. Gece yolculuk zamanıdır. Çocukları uyuduktan sonra yola çıkar kaçakçı kervanları. Tıpkı benim gibi, onlar uykunun en derin yerindeyken babalarının meşakkatli bir yolculuğa çıktıklarını bilmezler. Sabah uyandıklarında babaları çoktan uzun yolculuğu bitirip geri dönmüşlerdir bile...




Sınırın öte yakasına katırlarla gidip, aynı katırlara kaçak sigara yükleyip memlekete dönerlerken F-16’lar tarafından bombalanan 35 Uludereli köylünün haberini, hadisenin olduğu günün sabahında herhangi bir Türk televizyonundan değil de, Van’da yaşayan ağabeyimden (o da Roj tv’den öğrenmiş) duyunca, nedense aklıma düşen ilk şey ölenlerin geride kalan çocukları oldu.

Ürperdim.

Olayın sabahında Türk televizyon kanallarının hiçbir şey olmamış gibi sabah şekerlerine, kültürfizik hareketlerine, plates programlarına, kilo vermekte zorlanan hanımların dertlerine değinen programlarına devam etmelerini, Genelkurmay’dan gelecek açıklamayı beklemelerini; BDP’nin, daha önce PKK’nin  “yanlışlıkla” öldürdüğü sivillerin cenazelerine hiç ilgi göstermeyip hemen bölgeye gidip ortalığı ayağa kaldırmasını; hükümetin basiretinin bağlanmasını, “operasyon kazasını”, hiç birisini ama hiç birisini ne önemsedim, ne de can kulağıyla dinledim; istesem de istemesem de öldürülenlerin çocukları geldi aklıma.

Buna benzer her hadise, sınır boyunda öldürülen her kaçakçı hikayesi ister istemez aynı yere götürüyor beni. Çünkü ben de, hayatının önemli bir bölümünde kaçakçılık yaparak ailesinin geçimini sağlayan bir babanın oğluyum.

Uzun gece yürüyüşü...

Ama babamın bir ‘kaçakçı’, yaptığı işin de gayri kanuni bir iş olduğunu da bilmiyordum çocukken. Çünkü bizim dilimizde ‘kaçakçı’ diye bir kavram yoktu. (‘Qaçax’ diye bir kelime var Kürtçede, hem ‘yasadışı olan’, hem de ‘eşkıya’ karşılığı olarak kullanılıyor ve bu kelimenin Türkçede olduğu gibi olumsuz hiçbir çağrışımı yoktur.) Bize göre babamız bir ‘tüccardı’ ve sınırın bu yakasındaki köyümüzde iki katırına mazı, tereyağı, yün gibi şeyler yüklüyor, sınırın öte yakasındaki Irak’ın Amêdiye kasabasına götürüp pazarda şeker, çay, sigara kağıdı, hurma gibi öteberiyle mübadele edip aynı yoldan geri dönüyordu. Hayatı algılamaya başladığım andan itibaren uyanıp babamı evde görmediğim her sabah, babamın ‘nişîv’ (aşağı)  dediğimiz yere gittiğini biliyordum. Oraya gitmek o kadar olağan bir şeydi ki, yaptığı şeyin “kaçakçılık” olduğunu, yakalanırsa eğer başına olmadık felaketlerin gelebileceğini hiç düşünmüyorduk.

Hakkari şehir merkezi, Irak sınırındaki köyümüze çok uzaktı. Şehirle aramızda geçit vermez dağlar ve coşkun akan Zarp ırmağı vardı. Oysa babamın doğduğu topraklar öyle mi... Amêdiye, Bêduh, Akre, Kanîmasî bir kurşun atımı mesafedeydi bize. Sınır diye birkaç taşın kireçle işaretlendiği yerden saldın mı kendini aşağıya her yer pazar yeriydi... Hem Hakkari şehir merkezinde para denilen bir şeye ihtiyaç vardı alışveriş için; sınırın öte yakasında ise her şey mübadele usulüyle alınıp satılıyordu. Hem oranın kumaşları daha rengarenk, çayı daha tavşankanı, şekeri daha kaliteliydi.

Gece olunca uyur insanlar. Ama sözünü ettiğim sınır boylarında yaşayanlar için böyle değil. Gece yolculuk zamanıdır. Çocukları uyuduktan sonra yola çıkar kaçakçı kervanları. Tıpkı benim gibi, onlar uykunun en derin yerindeyken babalarının meşakkatli bir yolculuğa çıktıklarını bilmezler. Sabah uyandıklarında babaları çoktan uzun yolculuğu bitirip geri dönmüşlerdir bile.

Benimki böyle değildi. Uludere’de öldürülenler gibi gecenin bir vaktinde yola çıkıp bütün gece yürüyerek sabaha karşı tekrar geri dönmezdi babam. Uzun bir yolculuktu onunki. Günlerce yolunu gözlerdim. Yine böyle, gecenin bütün ayıpları örttüğü en koyu karanlık zamanlarında kapının önünde kişneyen katırın sesiyle uyanırdım bazen. Babam dönmüştür ata toprağından. O dakikadan itibaren ev ahalisinden hiç kimse uyuyamazdı artık. Evde, babanın eve dönüş sevinci... Belki de annem, “şükür, bu kez de sağ salim döndü” diye sevinirdi kocasının gelişine, ama biz çocukları en çok bize oralardan ne getirmiştir diye heyecanlanırdık. Büyük bir merakla katırın yükünün başına üşüşürdük. Kelle şekeri çıkardı, deste deste sigara kağıdı, birkaç kilo çay, hurma, annem için fistanlık kumaş, limon tuzu, baharatlar, birkaç şişe kolonya, annem bize don yapsın diye patiska bezi, yün çorapları süslesin diye rengarenk orlon çıkardı çuvaldan... ve daha bir yığın öte beri. Hepsi taze kokular getirirdi yoksul evimize, bir şehir sevinci yaşatırdı babam o gece hepimize.

Ve o andan itibaren hepimizde, çok değil

kısa bir süre sonra babamızın aynı yolculuğa tekrar çıkacağı günün tedirginliği başlardı ama bunu ne annemiz açığa vurur, ne de biz belli ederdik birbirimize.

O sınır boylarında yaşayan hiç kimsenin “pasaporta ısınmamıştı içi.” Pasaport, yabancı bir memlekete gitmek için gerekli olan bir evraktır. Oysa çok değil iki kuşak önce; kayaların, taşların beyaz kireçle işaretlenmesinden sonra belirlenen sınırlar onlar için hiçbir şey ifade etmiyor. Onlardan uzak bir yerde yeni bir ulus devlet kurmuş olanlar, kendi sınırlarını kireçli taşlarla belirlerken, başka bir ulusu parçalamış olmayı çok önemsemediler. Oysa o kireçli taşlar dayıyı öte yakada, yeğeni bu yakada, amcayı öte yakada, halayı bu tarafta bırakmıştı. Birbirlerinin damlarında tuz uzatıyorlar birbirlerine, “tavukları birbirine karışıyor”du. Ne tavukları, ne de karşı yakada çalının bir Kürtçe türkü eşliğinde halaya durmuş olan bu yakadakiler bir anlam verdiler o işaretlere, yer yer tel örgülere, düzlük yerlerde döşenen mayınlara... Gidip gelirken bir kızın eteği takılı kaldı tel örgüye, bir gencecik adamın sağ bacağı kaldı mayın tarlasında, kireçli taşa bir ihtiyarın gözyaşı döküldü.

Onun için kimsenin umurunda olmadı ulus devletin belirlediği sınırlar. Hayat olağan seyrinde devam etti. Sonra baktılar ki, oraya gidiş hiç de tekin bir iş değilmiş. Bin yıldan beri gezindikleri toprakların bir kısmında gezinmek cana sebepmiş, mahpuslukmuş sonuçları. Ağızları bir karış açık kaldı, hayretler içinde kaldılar.

Babam da onlardan biriydi.

Sadece katırla mal götürüp getirmiyordu. Köyün satılık koyunlarını sonbaharda topluyor, Dihok’a, Zaxo’ya götürüp satıyor, parayı alıp getiriyor, kimin payına ne düştüyse veriyor, kendi komisyonuyla da bizi geçindiriyordu.

O yıl da öyle yaptı. Yaklaşık üç yüz koyunu topladı, amcam Miho’yla birlikte sürüyü önüne kattı, tam sınırdan geçerken jandarmanın kurduğu tuzağa düştü.

Miho bir daha gün yüzü görmedi

Sürünün yönünü Irak’tan döndürüp Hakkari şehir merkezine doğru yola çıkardı jandarmalar. Sürü aheste, yol uzun; yolda Zap Nehri var, kurt var, şaki var... Sürü her konakta biraz daha telef oldu, her adımda biraz daha azaldı. Kimisini kurt kaptı, kimisi suya düştü, kimisi kayboldu, kimisini de haydutlar çaldı. Hakkari şehir merkezine vardıklarında yirmi koyun kaldı ellerinde.

Jandarma karakolunda, kaçakçılık yapıyor diye babamla amcam Miho’yu falakaya yatırdılar. Konuşturmak için hiç bir şey sormadılar; “bakalım bir daha yapacak mısın?” diyerek dövdüler, dövdüler, ağır işkencelerden geçirdiler, Allah’ını inkar edecek raddeye gelinceye kadar bildikleri bütün eziyet biçimlerini uyguladılar üzerlerinde. Ders alsınlar da bir daha yapmasınlar diye, en sonunda da ikisinin de tırnaklarını kerpetenle teker teker çektiler. Babam işkenceye alışkın, daha önce defalarca yakalanmış eziyet görmüş, ama daha civan bir delikanlı olan küçük kardeşi Miho dayanamadı bu büyük eziyete, aklını oynattı. Sapasağlam girdikleri karakoldan tırnaklarını kerpete kaptırmış kan damlayan elleri, amcam ise aklını işkence hanenin kirli beton zemininde bırakmış bir deli olarak çıktı.

Ağır bir borç yükünün altında ezildi bir de. Ölünceye kadar köylülerin borcunu ödemekle uğraştı, ömrü vefa etmedi, çocukları iş sahibi olunca bitirdiler babalarının borcunu.

Onun için Uludere hadisesi benim için çok farklı çağrışımlarla yüklüdür. Aradan kırk yıl geçtikten sonra benim için birer hatıraya dönüşmüş olan bu yaşanmışlıklar, sanırım bir o kadar yıl sonra bu kez Uludere’de öldürülenlerin çocukları için, içinde ölümün kol gezdiği bir kabusa dönüşecek.

Geride kalan o çocuklardan birisi, kırk yıl sonra, tıpkı şu anda benim yaptığım gibi, buna benzer bir yazı yazacaksa eğer, sanırım, benimki gibi uzun bir yazı yazmak zorunda kalmayacak. Onun hikayesi belki de çok kısa ve acılı olacak benimkine nazaran.

“Babam her gece sınırın öte yakasına gider, katırına kaçak mallar yükler, sınırın bu yakasına getirip satardı. Bir gece eve dönerken, askerlik yaptığı, okullarında okuduğu, vergisini verdiği devletinin uçaklarından atılan bombaların altında kaldı. Onunla beraber katırını da ‘yanlışlıkla’ öldürdüler. Başka bir katıra yükleyip getirdiler. Babamın her zaman mal doldurduğu çuvalından kendi cesedi çıktı bu kez.”

muhsink63@gmail.com - STAR

GoogleGoogle YahooYahoo FacebookFacebook DiggDigg Del.icio.usDel.icio.us
RedditReddit TwitterTwitter friendfeedfriendfeed myspacemyspace bloggerblogger
Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş..