Hüda Kaya hanımın tarihe bir kayıt düşmek üzere kaleme aldığı "Başörtüsüne Özgürlük Yolunda: Görülmüştür" adlı iki ciltlik kitabının önsözü
ÖNSÖZ
O’nun adıyla başlıyorum.
Varlığımızın ve bütün varlıkların sahibine, en güzel övgüler, sevgiler ve teşekkürler.
O, bizleri sadece bir canlı iken seçip meziyetler ile donattı.
Akıl, irade, vicdan ve yürek verdiği insana yeryüzünü sevgi, adalet ve barış ile mamur etmeyi vazife kıldı.
Yaratılış kodlarına muhalefet eden insan, adalet yerine zulmü, sevgi yerine korkuyu, barış yerine savaşı egemen kıldı. Bunların karşısında ise her çağda ve her toplumda kötülüğün güçlerine karşı mücadele eden aktif iyiler oldu.
Fakat zulme ve egemenlere karşı direnişte elini taşın altına koymaktan imtina eden topluluklar, yanı başında yaşanan zulme karşı en ufak bir insani tepki koymaktan aciz kalan ‘pasif iyiler’(!) ise iyiliğin tüm insanlara taşınması mücadelesinde sınıfta kalmaya mahkûmdurlar.
Egemen statükolara karşı direnen aktif iyiler ise, her zaman bu pasif iyilerin bilakis tepki ve eleştirileriyle karşılaşmışlardır.
…
28 Şubat, Türkiye’nin utanç dolu tarihinde yerini alan ve hala etkileri hissedilen, sıcak tartışmalara konu olan yakın bir süreçtir.
Bizlerin de doğrusu ve yanlışı ile yaşadıklarımızın bu süreçte yerleri olduğu muhakkaktır.
Başörtüsü mücadelesi sebebiyle ilk olarak 97’de başladı yargılanma sürecimiz. 98’de kaleme aldığım ‘ulusal bir heyecan gecesi ve başörtüsü’ başlıklı yazımdan dolayı, çoğaltıp dağıttığı için de o sırada henüz 13 yaşında olan oğlum Muhammed Cihad ile DGM’de yargılandık. 312. maddeden 20 ay ceza alışım, bir kadın olarak yaşanan ilklerdendi…
Başörtüsüne özgürlük isteklerimiz ve eylemlerimizden dolayı 99 yılında 75 kişi ile beraber ve tekrar üç kızımda birlikte tutuklanarak cezaevine gönderilişimiz, terörle mücadeledeki zorlu sorgulama süreci, 146 / 2. maddeden idam istemiyle yargılanmamız yaşanan ilklerdendi…
Özgürlük talepleri hapsedilerek, idamları istenerek susturulmaya çalışılan üç liseli genç kız; elinde fotoğraf makinesi ile çok sevdiği gazeteciliğe hazırlanan ve haksızlıkları, zulümleri kayıt altına almaya çalışan Nurulhakım…“Özgürlük Türküsü”nü şiir olarak okutan İntisarım… “Özgürlük Duası” yaptıran Nurcihanım…
İmam Hatipli üç genç kızın bu yaptıklarıyla idamlarının istenmesi yaşanan ilklerdendi.
Radyoda başörtüsü ile ilgili bir programda, (Şuara / 227. ayetinden bahsettikleri için, 312. Madde’den ayrıca yargılanarak 20 şer ay hapis cezası alan İntisar ve program sunucusu Fatih Çolak’ın (bir bedensel engelli olmasına rağmen) hapsedilmeleri de yaşanılan ilklerdendi…
Dışarıda yıllarca çocuk başlarına tehditlere rağmen, moral kaynaklarımız Muhammed Cihat ve Muhammed Mücahidim…
…
28 Şubat da daha önceki darbe dönemlerinde olduğu gibi binlerce kadın ve erkeğin hayatını, kaderlerini etkilemiştir. Bu dönemlerin yaşanmışlıklarını, şahitliklerini, gücü yetebilen herkesin yazabilmesini, kayıt altına alınmasını, unutulmamasını, bizler ve bizden sonrakilerin, geriye dönük daha sağlıklı bir özeleştiri yaparak dersler çıkarabilmesini ve yaşanan bedellere bir vefa olarak, bunların tarihte yazılı hale gelmesini önemli ve gerekli görüyorum.
Tarih, yaşayanlardan ziyade, sadece yazanların eline bırakılmaması gerekir. Kendilerinin maruz kaldıkları zulümleri, acılarını, sevgilerini, direnişlerini, hasretlerini, bir başkası asla tam anlatamayacaktır zira tam anlayamayacaktır.
Bu anlamda bizzat yaşayanlar anlatmalı, yazmalı ki, bilinçli ve gerçek bir tarih oluşabilsin. Ama üzülerek belirtmeliyim ki, özellikle dindar çevrelerde bu dönemlere ait yaşanmışlıkları yazma ve anlatma geleneği hemen hemen hiç yoktur. Üstelik bu bilinçsizce de yapılıyor değil, farkındalıkla ve bilakis yazılmıyor ve konuşulmuyor.
Sol gelenekten gelen kadın ve erkeğin muhatap kaldığı zulümler ve direnişleri en konplekssiz bir şekilde, destansı bir şekilde yazılır, çizilir, filimler ve belgeseller olarak tarihte yerlerini alır. Almalıdır da. Dindar çevrelerde bizzat şahit olduğum, duyduğum, bildiğim nice ağır işkencelere maruz kalmış ancak muhatap oldukları zulümleri ve mücadelelerini yazmaktan, konuşmaktan imtina edenlere hak veremiyorum ve anlamakta zorlanıyorum.
Eğer yazarlarsa veya konuşurlarsa baskı ve sıkıntıların kendileri için devam edeceğini düşünerek susmayı tercih edenler, onur kırıcı ve aşağılayıcı zulümleri anlatmaktan utanan ve bir şeref meselesi haline getirenler şunu bilmeliler ki, her ne sebep ile olursa olsun, her birimizin yaşadıkları artık Türkiye tarihine aittir ve realitedir.
Bunları yazmayarak, konuşmayarak bu gerçekleri örtmeye hakkımız yok.Yaşanmışlıkları ört bas etmek ancak zalimin zulmünü artırır ve güçlendirir.

Yaşanmışlıkların, yaşanmamış gibi farz edilmesini doğru bulmuyorum, nitekim tarihi yanılttığımızı, gerçeklerin bilinmesine engel olmamızın vebali olduğunu; bizden sonra gelecek insanlara yanlış bir tarihi miras bıraktığımızı; büyüklerinin bu malum dönemlerde yaşadıklarını öğrenemeyen nesillere, iyi bir direniş geleneği, zulme karşı nasıl bir direniş gösterilmesi gerektiğini, bir model, bir bilinç, bir tecrübe ve gözlemden onları mahrum bırakmaya hakkımız olmadığını düşünüyorum. Aksine bizden sonra ki nesillerimizin, zulümle mücadele etmemiş ve direniş hikâyeleri olmayan bizlerle, büyükleriyle mahcubiyet duymalarına sebep olmuyor muyuz?
Yaşanılanların sonrakilere aktarımını, yazılı bir mücadele geleneğinin örneklerini, kutsal kitaplarda da görebiliyoruz.
Allah, tarihte yaşanan zulümleri, mücadeleleri, zalimlere ve kahramanları bize düşünmemizi ve ders almamızı isteyerek anlatıyor. Nuh, İbrahim, Yakup, Yusuf, Musa, Asiye, Zekeriya, Hanne, Yahya, Meryem, İsa, Muhammed (a.s), Ashabı
Uhdud, Ashabı Kehf vb… Hepsine selam olsun ki her birinin farklı direniş boyutları ve direniş terbiyeleri bizlere örnek gösterilmektedir. Yoksa bireysel ve toplumsal bellekler nasıl oluşur? Nasıl bir tarih hafızamız ve bilincimiz olabilirdi ki?
İnsan sosyal bir varlık olması hasebiyle, olumlu ya da olumsuz modeller ve kıyaslar ile sosyal bir bilince kavuşur. Dolayısıyla yaşadıklarımız sadece bizlere ait değildir.
…
Kitap dört bölümden oluşmaktadır.
1- Mektuplar
2- Şiirler
3- Basından
4- Mahkumlar ve Hapishaneler
Kitapta bir dönemin psikolojisini, acılarını, gözyaşlarını, fedakârlıkları ve yalnızlıkları bulacaksınız.
Mektuplar cezaevi sürecimizde gönderilen yüzlerce mektup arasından seçildi.
Bizlerin şahsında, başörtüsüne ithaf edilmiş şiirleri, denemeleri dikkatle seçtik. Onların zarflar, gazete ve dergi sayfaları arasında hapis kalmasına gönlüm razı olmadı. Onları yazanlara ve yaşanılanlara hürmeten bu kitap ortaya çıktı.
Aradan geçen on yılı aşkın bir süre zarfında, toplumumuzda, farklı inanan ve düşünen insanlar arasında ciddi anlamda yaklaşma, birbirimizi tanıma ve ön yargılarımızdan uzaklaşmada mesafeler kat edildi. Farklılıklarımıza rağmen zulme, haksızlığa, katliamlara, darbelere, cinayetlere karşı omuz omuza mücadele etmeye başladık. Bu anlam da İslami camiadan olduğu gibi Taraf gazetesi yazarı gazeteci arkadaşımız Roni Margilues’ten de bir takdim yazısı istedim.
Fakat şunu da belirtmek istiyorum ki, yıllar süren hapis hayatımızda, bir direniş gelenekleri olan solcu arkadaşlardan da, her bir kadın olayında seslerini yükselten adın dernekleri ve feminist arkadaşlardan da, bir kadın olarak keşke tek bir mektup bile olsa bu kitapta bulunabilseydi, bunu çok arzu ederdim.
Liseli üç kız kardeşin terörle mücadele şubelerindeki acımasız sorgulamalardan geçtiği ve anneleri ile idamla yargılandığı o dönemlerde “Manisalı Gençler” davasına gösterilen ilgiyi hatırladığımda keşke bu çifte standart olmasaydı diyorum.
…
1997’de ailece başlayan yargılanma ve hapis sürecimiz 2004 sonlarına kadar devam etmişti. Üst üste açılan davalar, ithamlar, iftiralar… Çevremizden uzaklaşan, selamı esirgeyen nice dostlara(!) rağmen, Hiç tanımadığımız şehirlerden, köylerden, hapishanelerden, bizleri zindanlarımızda yürekleri ferahlatan mektupları, selamları ve duaları ile yalnız bırakmayan, bu toplumun yürekli, güzel insanlarına… Tek başıma veya kızlarımla birlikte hapiste olduğumuzda, hem polis, hem yakınlarının nice baskılarına rağmen, yüksünmesiz bir sevgi ve vefa ile geride kalan çocuklarımı yalnız bırakmayan, sıcak yuvalarında misafir eden, bir anne sevgisi ve şefkati ile onlara kucaklarını açan güzel insanlara, Ashab-ı Uhdut’un ateşi misali, kendilerine de ulaşmasın diye insanların köşe bucak kaçıştığı o dönemde, sözleri ve kalemleriyle bizlere kalkan olmaya çalışan yiğit insanlara…
Her davamızda bizleri gönüllü savunan ve destekleriyle yalnız bırakmayan sevgili avukatlarımız Şanlıurfa’dan Şeyhmus Ülek Bey, Adıyaman’dan Ali Bey, Malatya’dan Raşit Bey Arif Bey ile Avukat Necip Kibar Bey ve Yasin Şamlı’ya çok teşekkür ediyorum…
Yüreklerini bizlerle paylaşan herkese teşekkür ediyorum. Bu ilk kitabımın hazırlığı aşamasında fikirlerini, düşüncelerini paylaşan, destekleyen dostlarıma ve aileme, sevgili arkadaşım ve editörüm Şengül Gülbahçe’ye de ayrıca teşekkür ediyorum…
27 Temmuz 2011 / Eyüp
Hüda Kaya