Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Bayram coşkusu
Roni Margulies
ronmargulies@btinternet.com
01 Eylül 2010 Çarşamba Saat 18:18

Önceki gün Belediye’nin hoparlörlerinden “ilanen” duyuruldu: “Yurdun her yerinde olduğu gibi, Bozcaada’da da yarın sabah saat 10:00’da 30 Ağustos Zafer Bayramı coşkuyla kutlanacaktır. İlanen duyurulur.”


Ne biliyorsunuz yahu?

Belki hava çok sıcak, nem oranı çok yüksek olur, millet coşmakta zorlanır. Belki tam coşku olmaz da, sevinçli ama biraz durgun bir heyecan olur. “Yarın sabah 30 Ağustos Zafer Bayramı tahminimizce coşkuyla kutlanacaktır” diye ilanen duyurulsa hiç itirazım olmayacak.

Öte yandan, haksızlık ediyor da olabilirim. “Lapseki’de veya Anamur’da bu yıl bayram kutlamaları biraz coşkusuz geçti” diye bir haber okudunuz mu hiç? Okumadınız. Olmaz çünkü öyle şey.

Peki, bu coşku nasıl ifade eder kendisini?

Halk işine bakar, devlet meydana dökülür!

Bozcaada’da şöyle yapılır:

İstiklal İlköğretim Okulu’yla çay bahçesinin arasındaki meydana, elinde dev fötr şapkasıyla geleni geçeni selamlayan dev Mustafa Kemal heykelinin yanına tribünler kurulur. Heykelin dibine siyasî partilerin, Garnizon’un, Adliye’nin ve Kaymakamlık’ın tek bir gerçek çiçek bile içermeyen metal çelenkleri yerleştirilir. Tribünlerin karşısına orta boy bir savaş meydanını kaplayabilecek boyutlarda bir Türk bayrağı ve sayısız küçük bayrak asılır.

Bayram sabahı, turistler bir yana dursun, kargaların bile henüz uyanmadığı bir saatte hoparlörler açılır. Artık sağırlarla vatan hainleri dışında kimse uyuyamayacaktır.

“Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa”, arkasından mehter marşı, “Güneş bizimle açar, yağmur bizimle yağar”, “Türk askeri yenilmez”...

Devletin üniformalı ve üniformasız temsilcileri tribünlerde yerini alır, içerikten ve anlamdan mahrum bir konuşma yapar hepsi.

Meydanda devlet coştukça coşar.

Ezbere, mecburî, mevzuata uygun bir coşku.

Çay bahçesindeyse ilgisizlik ve sıkıntı hüküm sürer. Halk yüzyılların deneyimiyle bu devletin coşmasına alışıktır. “Bulaşmayalım, sinirlenince ne yapacağı belli olmaz bunların, birazdan biter nasılsa” der, işine bakar.

Bazen düşünürüm, bir gün bir kaymakam “Yahu,” dese, “böyle anlamsız işler yapmayalım, boş yere milletin kulak zarlarını patlatmayalım, 30 Ağustos’ta halka açık bir konferans veya konser veya basketbol maçı düzenleyelim, isteyen gelsin, isteyen coşsun. Hakikî bir şey olsun.” Ne olur?

Olmaz. Diyemez.

Bir okul müdürü “Şu ‘Atatürk Köşesi’ ne kadar gereksiz. Çocuklara Atatürk bu kötü heykel ve fotoğraflarla öğretilemez. Kaldıralım şu köşeyi” dese, ne olur?

Olmaz. Diyemez.

Maarif mevzuatında “Atatürk Köşesi olmayan okullar yıkılacak ve müdür işten atılacaktır” dediğini sanmıyorum.

Ama müdür de, kaymakam da böyle bir şey yapamaz. Başına belalar geleceğini, “Ama mevzuatta yok!” demenin fayda etmeyeceğini bilir, kutlamayı yapar, köşeyi açar. Devletin coşkusunu yaşatır. Biz de seyrederiz.

Bu dediklerim coşkulu vatanseverlerimizi kızdırmış olabilir. Biraz da sevindireyim.

Gece meyhaneden çıktım, odama dönüyorum. Caminin önünden geçtim. Dışına ışıklı dijital bir pano takılmış. Okudum:

“Ey iman edenler, Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin; onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden onları kim dost edinirse, kuşkusuz onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler kavmine hidayet vermez.”

“İmam uydurmuştur herhalde” diye düşündüm. Baktım, uydurmamış. Maide Suresi, 51. ayet.

 Yahu, ben zaten hidayet filan istemedim, ama beni dost edinen Müslümanların başına bir şey gelecek, kendimi suçlu hissedeceğim!

Biliyorum, bu ayetteki “dost” kelimesinin Arapçadan tercümesi sorunluymuş.

İyi de, yerli bir Rum cemaatinin yaşadığı, geçimini turizmden sağlayan bir adada bu ayetin bu tercümesinin ne işi var?

Ah, ne tatlıdır ülkemizin minik tatil beldeleri!

Bu yazı toplam 516 defa okundu.
Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş..