Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
'Bizim düşmanlığımız zulme karşı'
HAS Parti lideri Numan Kurtulmuş`u 12 yıla yakın bir süredir izlemeye çalışıyorum. Entelektüel birikimi, kibarlığı ve sabrıyla Türkiye`nin yeni lider profilini çiziyor.
04 Haziran 2011 Cumartesi Saat 13:07

Yapıcı muhalefet anlayışı ve her kesimden beğeni kazanan görüşleri neticesinde kısa sürede kurulan HAS Parti ile 12 Haziran seçimlerine hazırlanıyor.  Bu yoğun gündeminde kendisinin sabah komşularına verdiği kahvaltı sonrasında buluşarak Türkiye ve dünya siyasetini konuştuk. Üniversitede bize Liberalizm ve İnsan dersi  veren Prof. Dr. Numan Kurtulmuşun çizgisini aynı muhafaza ettiğini ve  siyasetin her şeyi erozyona uğratmadığını görmek gelecek adına beni oldukça sevindirdi. Bu röportajı okurken, Türkiye siyasetinin yeniden formatlandığını görmekle kalmayacak, aynı zamanda kamplaştırmadan da nasıl siyaset yapılabileceğini göreceksiniz. 

HASPARTİ GENELBAŞKANIProf. DR. NUMANKURTULMUŞ`TANGAZETEMİZEÖZELAÇIKLAMALAR

HELALZADELER-HARAMZADELER MüCADELESi VAR

"Türkiye`de çok partili siyasi hayattan itibaren bir helalzadeler-haramzadeler mücadelesi var. Bu mücadeleyi örtmek için kolay bir yol olarak önce ilerici-gerici, sonra sağcı-solcu, mezhep ayrımı ve etnik ayrım başladı. Bunlar kolay yollar. Hani bizim Türkçemizde var ya, Alavere dalavere bizim Mehmet nöbete, hep bizim Mehmetler nöbete gitti. Türkiye`de fukaralık, yoksulluk, gelir dağılımı adaletsizliği, adaletsizlikle karşı karşıya kalmak, ezilmek, sömürüye muhatap olmak halkımızın geniş kitlelerine kaldı.

SÖYLEŞİ: NEVZATÇİÇEK

HAS Parti olarak ne sağda ne solda siyaset yaptığınızı söylüyorsunuz. Peki, siyasi olarak nerede duruyorsunuz?

Türkiyede 1990 öncesinde devam eden, soğuk savaşın şartları içerisinde oluşmuş bir siyaset terminolojisi var. Bu daha çok kendisini anlatmadan karşı tarafı ötekileştirerek, bir karşı taraf oluşturarak, bir düşman oluşturarak o düşman algısı üzerinden kendisini tanımlayan bir siyaset tarzı. Sağ-sol Alevi-Sünni, Türk-Kürt, muhafazakâr-laik gibi birtakım ayrımlar üzerinde tanım yapan, ama bu tanımların da reel hayatın içerisinde bir karşılığı olmadığı, sadece kamplaşma, kutuplaşmayla Türkiyeyi gerginleştiren bir siyaset tarzı. Şimdi biz diyoruz ki, bu belki soğuk savaş döneminde Avrupada da, Batı dünyasında da olan siyaset tarzıydı. Ama özellikle 1990dan sonra dünya yeniden şekilleniyor, klasik anlamda sağ ve sol tabirlerinin, muhafazakâr-liberal tabirlerinin hiçbir anlamı, hiçbir geçerliliği yok. Türkiyede herkesi kendi gettolarına koyup onların da üstüne kilitleri kapatarak aslında çok güzel bir siyasal oyun oynandı. Millet bu kamplaşmalar üzerinden birbirleriyle mücadele ederken aslında çok az sayıda bir zadegan tam tabirle malı götürdü, Türkiyenin kaynaklarından istifade etti, Türkiyenin zenginliklerini kendi cebine indirdi. İlla bu ülkede ikili bir ayrım üzerinden siyaset yapılacaksa, bir tarafta kendi hakkına rıza gösteren, bu helalinden kazancını artırmaya çalışan, huzur içerisinde, barış içerisinde yaşamak isteyen, kendi dinini, diyanetini, inancını, yaşam tarzını, neye inanıyorsa, ne şekilde yaşamak istiyorsa, bunu özgürce yaşamak isteyen çok geniş bir halk kitlesi var, helalzadeler var. Diğer tarafta da, kendi hakkına razı olmayıp milletin hakkını gasp eden haramzadeler var.

HELALZADELER-HARAMZADELER  MÜCADELESİ VAR

Bu siyaset ne zamandan beri etkin?

Türkiye`de başından itibaren, çok partili siyasi hayattan itibaren bir helalzadeler-haramzadeler mücadelesi var. Bu mücadeleyi örtmek için kolay bir yol olarak önce ilerici-gerici, sonra sağcı-solcu, mezhep ayrımı ve etnik ayrım başladı. Bunlar kolay yollar. Hani bizim Türkçemizde var ya, Alavere dalavere bizim Mehmet nöbete, hep bizim Mehmetler nöbete gitti. Türkiyede fukaralık, yoksulluk, gelir dağılımı adaletsizliği, adaletsizlikle karşı karşıya kalmak, ezilmek, sömürüye muhatap olmak bizim halkımızın geniş kitlelerine kaldı. Az sayıda içinde sağcısı da olan, solcusu da olan, dindarı da olan, laiği de olan seçkin sınıf ise maalesef Türkiyenin kaynaklarını sömürdü, bu oyunu bozmak lazım.

Askeri darbeler  de bu haramzadelerle helalzadeler mücadelesi mi, yoksa başka bir kavga mı?

Askeri müdahaleler aslında Türkiye`de şimdiye kadar hep mevcut statükoyu tahkim etmenin araçları olarak kullanıldı. Statüko derken sadece iç statükoyu kastetmiyorum. Uluslar arası sistemin Türkiye üzerine ve Türkiye çevresinde öngördüğü statükoya Türkiyeyi yerleştirmek için askeri müdahaleler yapıldı. 12 Eylül, 27 Mart, 12 Mart, 27 Mayıs ve  28 Şubat çok açık bir şekilde bir dış operasyondur. Bütün bunlarla birlikte Türkiyenin askeri müdahalelerle birlikte uluslar arası ve onlarla işbirliği yapan yerel statükosu maalesef askeri ihtilallerle tahkim edilmiştir. Bu hem siyaset olarak tahkim edilmiştir, hem de 1960 ihtilalinden sonra 61 Anayasası, 80 ihtilalinden sonra 82 Anayasasıyla anayasal düzen itibariyle ve hukuk sistemi itibariyle de tahkim edilmiştir.

MİLLİ GÖRÜŞ BİR KİŞİNİN YA DA  PARTİNİN MALI DEĞİLDİR

Bu yeni medeniyet projenizde Milli Görüş bu işin neresinde?

Siyasette olmadığım zaman da bugün medeniyet siyaseti dediğimiz, bizim milletimizin kendi değerleri etrafında yeniden yücelmesi, yükselmesi mücadelesine karınca kararınca katkıda bulunmaya çalışmış olan birisi olarak söylüyorum; ben Milli Görüşü hiçbir zaman sadece bir kişinin ya da sadece bir siyasi partinin patentine sahip olduğu bir araç olarak ya da bir fikir olarak görmedim. Milli Görüş, 1071de Sultan Alparslanın bu topraklara gelişiyle birlikte başlayan ve bizim milletimizin tarih boyunca üretmiş olduğu medeniyetimizin değerlerinin tamamıdır, muhassılasıdır, özetidir ve bu anlamda da bu özete sahip çıkmak, bu birikime sahip çıkmak her akıllı siyasetçinin ödevi olmalıdır. Asla sadece bir partinin, sadece bir kişinin, sadece bir çevrenin malı olarak ya da oraya ait bir şey olarak algılanamaz. Ben bunu eski Partimizin Genel Başkanıyken de aynı şekilde söylüyordum. Bu bir medeniyet çizgisi, bir algıdır, bu süreç içerisinde üretilmiş siyaset, kültür, sanat, edebiyat, mefkure, düşünce, bunların hepsini Milli Görüşün kapsamı içerisinde görmek lazım. Örneğin Mehmet Akif Ersoy, (son dönem için söylüyorum) Sait Halim Paşa`yı, Filibeli Ahmet Hilmi`yi, Necip Fazıl`ı, Nurettin Topçu`yu, Kemal Tahir`i, Bediüzzaman Said Nursi`yi, Süleyman Hilmi Tunahan`ı, Abdülaziz Bekkine`yi, Mehmet Zahit Kotku`yu, Sezai Karakoç`u, Nuri Pakdil`i, bütün bu fikri ve medeniyet tasavvuruna ait görüşleri ortaya koyan herkesi bu sürecin bir parçası olarak görüyorum.

CHP SAĞCI BİR PARTİDİR

Muhafazakâr kesim için bir özeleştiri ihtiyacı olduğunu söylediniz. Peki, aynı şeyi sol ve sosyalizm çizgisindekiler için dillendirirsek nasıl ifade etmek gerekiyor?

Tabi Türkiyede maalesef o dönemde sol dediğimizde Türkiyede sanki Cumhuriyet Halk Partisi sol bir parti gibi algılanmıştır. Halbuki Cumhuriyet Halk Partisi siyasal literatürün bütün çıplaklığıyla sağcı bir partidir. Politik olarak muhafazakâr olan bir partidir. Cumhuriyet Halk Partisi devletçi bir partidir. Adında Halk olmasına rağmen asla halkla ilgisi olmayan bir devlet partisidir. Dolayısıyla solun ana gövdesini oluşturan o yıllar için söylüyorum, Cumhuriyet Halk Partisi maalesef büyük oranda halkın yanında değil, devletin yanında yer alan bir statüko partisi oldu. Rahmetli Ecevitin 1970lerin başında ortaya koyduğu hakça, insanca düzensloganıyla ortaya koyduğu o kısa dönemdeki Cumhuriyet Halk Partisini bir tarafa bırakarak söylüyorum. Diğer sol ise, maalesef sosyalist sol diyebileceğimiz, daha radikal anlamda ortaya çıkan sol ise çok temel bir algı yanlışlığı içerisindeydi. Halk adına mücadele vermesi gereken sol fikirler, sol partiler, sol siyasi çizgiler maalesef bir halkı oluşturan en temel değer olan din, dini yaşayış gibi temel değerlere düşmanca bir yaklaşım içerisinde oldu. Yani halkın inançlarını, halkın yaşayışlarını, yaşayışını, dinini, diyanetini kendi siyasal mücadelesinin rakibi olarak gördü. İşçi sınıfı genellikle ağırlıklı olarak dindar bir kitledir. Dindar bir kitleyle bağ kuramadı. Aynı şekilde köylü sınıfıyla ciddi bir şekilde bağ kuramadı. Bu da Türkiyedeki sol sosyalist ideolojinin kitleselleşmenin önündeki en büyük engel oldu.

HALKIN FARKLI KESİMLERİ SİSTEMLE KAVGALI

Diğer kesimleri de masaya yatırırsak nerelerde hata yapılıyor?

Aslında bütün yani Türkiyede milliyetçiler, İslamcılar, Kürtler, sosyalistler, azınlıklar, Aleviler, işte Sünni muhafazakar bütün bu kitlelerin aslında üzerine düştüğü, düşürüldüğü yanlış algı şu: Hepsi birbiriyle rakip, hepsi birbiriyle düşmanmış algısı içerisinde hareket ettirildiler. Halbuki Türkiyedeki temel sorun; halkın farklı kesimlerinin kendi arasındaki kavga değildi. Halkın bütün bu farklı kesimlerinin sistemle arasında olan sorundu. Yani bugün Türkiyede mesela dört tane temel sembol problem var. Birisi; cem evleri meselesi, birisi; başörtüsü sorunu, birisi; Kürt sorunu, diğeri de; azınlıkların sorunu. Bütün bunların hepsi toplumun bir kesimiyle diğerleri arasındaki kavganın sonucu oluşan şey değil. Hepsinin sistemle olan kavgasının sonucudur. Sistem bu anlamda kendisinin sorgulanmasını dışarıda bırakmak için insanları birbiriyle problemli hale getirmiştir. İşte örneğin 12 Eylül öncesindeki milliyetçilerle solcular arasındaki mücadele. Yaklaşık dört bine yakın gencimiz sağcı ya da ülkücü diyerek genç yaşta öldürüldüler, yazık oldu gencecik çocuklar toprağın altına gitti. İşte Süleyman Özmenler, Dursun Önkuzulardan Erdal Erenlere, Battal Mehetoğullarına kadar o dönemde binlerce insan öldürüldü. Ben ayırmıyorum, hepsi aslında bu grupların sistemin mağdurlarıdır. Ama ne yazık ki bunun önlenebilmesi için bir diğeri diğerlerinin karşısına çıkartıldı.

28 Şubat süreci beni siyasete mecbur bıraktı

İlk siyasete girdiğiniz andan takip ediyorum da, insanlarda; ya Numan Bey çok iyi bir entelektüel, Numan Bey çok iyi bir hoca, Numan Bey çok iyi bir aileden geliyor, Numan Bey niye siyaset yapıyor sorusu var.Neden siyasete girdiniz.28 Şubat bu sürecin neresinde?

28 Şubat süreci o zaman İstanbul Üniversitesindeydik, onun tabi ki büyük etkisi var. Ondan evvel de rahmetli Erbakanın defaatle ya illa mutlaka gel beraber siyaset yapmamız lazım diye teklif etmiş olmasına rağmen, yani zaten yürüyen bir hareket vardı, kendi şeyinde yürüyordu ve bu anlamda aktif siyasetin içerisinde olmak gibi bir niyetim, planım, programım yoktu. Ama 28 Şubat`ın hakikaten o koyu, anti demokratik havası evet yani artık benimde bir katkımın olması gerekir noktasına getirdi. 

Eşiniz o dönem başörtüsünden dolayı üniversiteden atıldı değil mi?

Türkiyede sadece eşime yapılanlar değil binlerce insan aynı başörtüsü yüzünden aynı şeyle muhatap oldular. Üniversitelerde gencecik çok yakın tanıdığımız yavrularımız, kardeşlerimiz onlar tıp fakültesinin 4. sınıfından, 5. sınıfından terk etmek zorunda kaldılar. Şimdi tüm bunlar gözünüzün önünde oluyor. İstanbul Üniversitesi gibi bir yerde daha evvel hiç kimsenin başörtüsü yüzünden en ufak bir sorunu yokken, hiç kimsenin birbirlerinin dini yaşantılarıyla ilgili en ufak ve öğrencilerle, hocalar arasında ne hocaların kendi arasında, ne öğrencilerin kendi arasında böyle bir sıkıntı yokken, bir den bir anti demokratik oluşuyor, bir büyük kara bulut oluşuyor sadece bizim gördüğümüz üniversitelerdeki kısmiydi. Ama aynı şekilde mesela yargıda, aynı şekilde Milli Güvenlik Kurulu toplantıları vasıtasıyla siyasette, Türk Silahlı Kuvvetlerinin kendi içinde hatta ve hatta iş dünyasında yani sıradan bir esnafa kadar uzanabilecek kadar büyük zulümler sergilendi. Bunlara kayıtsız kalmamak için herhalde en olmayacak yerde, en büyük riskleri göze alarak siyasete girdik 

DEDEM ASKERDİ VE DİNDARDI

Dedenizden biraz bahsedelim, dedeniz yanılmıyorsam, ilk latif alfabeyle Amentü Şerhi`ni yazan insan ve aynı zamanda da asker ismi de sizin isminiz.

Cumhuriyetin kuruluşun temel payı dindar kitlelerindir, dindar öncülerindir ve bu anlamda ben rahmetli dedem Numan Kurtulmuşu da güzel bir örnek olarak hep görüyorum yani. Hem Osmanlıda yetişmiş, Osmanlıda yetişmiş bir subaydır ama cumhuriyetin kuruluşunda yedi cephede işte Balkanlarda, Sakaryada efendim birçok cephede bulunmuş olan birisidir. Bu beş tane yara almış olan birisidir. Ve aynı zamanda da hakikaten fevkalade iyi yetişmiş bir din bilginidir o dönemin şartları içerisinde. Ve hem cumhuriyetin kuruluş değerlerine sahiptir hem de bu milletimizin medeniyet değerlerine, inancına, Müslümanlığına gerçekten sahip olan birisidir yani birileri, cumhuriyet ve din ayrışması üzerinden de siyaset üreterek geniş kitlelerle aslında başka guruplar arasındaki mesafeyi de açmıştır. Halbuki, bu topraklarda cumhuriyetin değerleriyle, Müslümanlığın değerleri arasında hiçbir problem yoktur ve zaten cumhuriyetin kuruluşu da bunun üzerine oturmuştur. Ama sonra milli şef zamanında, tek parti uygulamalarında yapılan bir sürü yanlış uygulamalar bunlar aslında cumhuriyetin yanlışlığı değil, uygulamada ortaya konulan yanlışlıklardır. Bugünde var olan yanlışlık bir sürü yanlışlıklar var. Bunları ortadan kaldırmakta hepimizin vazifesidir yani. Böylece hem cumhuriyete sahip çıkmak hem de Müslümanlığımıza değerlerimize sahip çıkmak mümkündür.

Babanızı da bahsedersek, İlim Yayma Cemiyetİ`nin kurucularından olduğunu biliyoruz. Babanızdan ne öğrendiniz ve çocuklarınıza o anlamda ne öğretiyorsunuz?

Ben dedemi tanımadım. Dedem benden doğmadan evvel yedi sene önce vefat etmiş. Ama dedemin hatıralarıyla büyüdüm çünkü annem  dedem emekli olduktan sonra  gelin olarak eve geliyor. Mesela dedem Amentü Şerhini yazarken annem çok hizmet etmiş ona hep şunu anlatırdı: Hani derler ya İmam Buhari Hazretleri rivayet edeceği hadisleri yazarken abdestli olsa bile bir kere daha kalkar abdest alırmış. Dedem de kitabı okurmuş hiç abdestsiz dolaşmazmış zaten. Ama kitabı yazmaya başlayacağı zaman tekrar abdest alır öyle yazarmış. Annemden ağırlık olarak, amcamlardan, babamdan dedemle ilgili çok hatıraları dinledim dedem de çocuklarıyla çok ilgilenirmiş. Mesela halam, Allah uzun ömür versin aslında o günün şartlarıyla sadece ilkokul okumuş ama bugün herhalde bir ilahiyat fakültesine götürseniz çok rahatlıkla hocalık yaptırabileceğiniz bir düzeyde bilgiye sahip olan birisidir. Mesela çocuklarıyla, babamlar dört kardeş. Çocuklarının hepsiyle tek tek ilgilenirmiş dedem. Mesele biraz Fransızca okuturmuş, biraz Arapça okuturmuş onlara hepsi iyi kötü Arapçayı anlatacak bir şeyde. Mesela babamın kütüphanesinde bol miktarda Fransızca kitaplar var. O dönem Fransızca revaçta olduğu için. Yani çocukların hem dini hem dünyayı iyi bilen insanlar olarak yetişmesinde büyük katkısı olmuş. Babamda aynı şekilde bizle çok ilgilendi. Yani ben hatırlıyorum, bize ilk üret diyenimiz babamdı diyebiliriz, ilk bize terbiyeyi öğreten, dünyayı öğreten sürekli böyle geçmişi böyle hikayelerle anlatırdı. Efendim özellikle o bir yandan da birçok siyasi olayı anlattığını düşüyorum. Mesela rahmetli Fevzi Çakmakın cenazesinden tutun, ezanın ilk sefer  o  Tanrı Uludur Tanrı Uludurdan, Allahu Ekbere çevrildiği anda ki hatırasını.Mesela diyor Beyazıta doğru gidiyorduk yolda birden Allahu Ekber sesleri gelmeye başladı ve herkes durdu ve herkes ağlamaya başlayarak ezanı sonuna kadar dinledi. Mesela bu tür hatıraları, işte o Millet Partisinin kuruluşu, Demokrat Partisi eskinin kuruluşu o işte İsmet Paşa dönemine ilişkin bir sürü hatır bunları bize bir yerden de şimdi bakıyorum siyasi şuurda siyasi gidişte vermeye gayret ediyordu.

Siz siyasetteniz ya aynı şeyi siz çocuklarınıza yapabiliyor musunuz?

Maalesef yapamıyorum. Siyasetin bana en siyasetten evvel bende yapmaya çalışıyordum. Ama şimdi de siyasetle uğraştığımız süre içerisinde de bir araya geldiğimizde ben de hatıralar üzerinden bir takım şeyleri anlatmaya çocuklara anlatmaya, paylaşmaya çalışıyorum. Babam bize hep sevdirerek öğretmeye çalıştı, zannediyorum bende sevdirerek öğretmeyi başarabildiğimi zannediyorum. Ama itiraf edeyim ki, babam kadar çok vakit ayıramıyorum.

Sevgi Hoca`ya mı bıraktınız bu işi.

Olsun Sevgi Hanım, hakikaten benim yokluğumda diyebilirim ki, hem analığını hem babalığını yapıyor.

 Peki, Hocam siyaset size ne kazandırdı ne kaybettirdi?

Yani tabi siyasetle, üniversite çevresinin arasında nitelik itibariyle büyük bir fark yani nihayetinde üniversitede ilişkilerinizi kendiniz belirliyorsunuz, istemediğiniz şeye vakit vermiyorsunuz ama siyaset öyle değil bir müddet sonra artık vaktin planlanması sizin elinizden çıkıyor. Ama şunu söyleyeyim: Yani ben hayatı özel hayat, tüzel hayat, üniversite hayatı, siyaset hayatı gibi kategorize ederek kompartımanlara ayırarak görmüyorum. Hayat bir bütündür ve bu hayatın her alanında Allahın rızasını kazanmak, milletimin duasını kazanmak bizim temel hedefimizdir. Ben siyasette de bu şekilde hareket ettim, üniversite de bu şekilde hareket ettim. Normal hayatımda da bu böyle gayret ediyorum.  Ümit ederiz ki Allah`ın rızasını da, milletin duasını da kazanmışımdır.

BİZİM TEK DÜŞMANLIĞIMIZ ZULME KARŞIDIR

HAS Parti dış politikada neleri çöpe atıyor, siz çöpe atma tanımını çok kullanıyorsunuz da?

Biz prensip olarak hiçbir devlete, hiçbir ülkeye, hiçbir din mensubuna, hiçbir medeniyete, hiçbir coğrafyaya karşı değiliz. Bizim dış ilişkilerdeki esasımız, hakça paylaşın, karşılıklı anlayış, diyalog ve sorunların barışçıl çözümü esası üzerine oturuyor. Bizim tek düşmanlığımız zulme karşıdır. Kim nerede, ne şekilde zulmediyorsa, biz ivazsız garazsız zalimlerin karşısında oluruz, zulmedenlerin karşısında oluruz, bunu açık bir dış politika prensibi olarak ortaya koyuyoruz. Bu anlamda Türkiyenin dış politikasının sadece dünyanın bir kesimiyle ilgili bir dış politika olamayacağını da öngörüyoruz. Türkiye eş zamanlı olarak çok taraflı, aktif, ama mutlaka şahsiyetli bir dış politika uygulamalıdır. Bu anlamda dünyanın bütün bölgeleriyle ilişkilerimizi geliştirmek, ama sonuçta dış politika nihayetinde teknik bir alandır. Esas dış politikanın arkasındaki şey yeni bir dünya vizyonu, buna dünya siyaseti demek. Yeni dünyadaki Türkiye neresi olacaktır, nasıl bir ülke olacaktır. Herhangi bir güç merkezinin peyki olan bir ülke mi, yoksa yeni dünyanın kuruluşuna kendi değerleriyle özgür ve adil bir dünyanın kurulması için katkı sağlayan bir Türkiye mi? Artık dünya öyle bir noktaya geldi ki soğuk savaştan sonra, hiçbir ülkenin, hiçbir medeniyet havzasının tek başına dünyayı şekillendirme şansı kalmamıştır. Ne kadar güçlü olursa, ne kadar büyük, ekonomik, siyasi, teknolojik askeri güce sahip olursa olsun bu Türkiyeye büyük bir avantaj sağlıyor, çok taraflı aktif, ama mutlaka şahsiyetli bir dış politika izlememiz lazım. Biz bunun için dış politikanın da organik bir politik alan haline dönüştürülmesini öngörüyoruz. Yani Türkiyede zaten mevcut bürokratik oligarşi sistemin birçok işini halka sormaz, millet egemenliğiyle ilgili değildir. Biz Türkiye`deki önemli dış politika kararlarının tamamının referanduma götürülmesi taraftarıyız.  Mesela birçok Avrupa ülkesi, Avrupa ülkeleri olmasına rağmen Avrupa giriş sürecini referanduma götürmüştür, Avrupa Anayasasını kabul etme sürecini referanduma götürmüştür.

dunyayayenisoz.com

GoogleGoogle YahooYahoo FacebookFacebook DiggDigg Del.icio.usDel.icio.us
RedditReddit TwitterTwitter friendfeedfriendfeed myspacemyspace bloggerblogger
Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş..