Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Böyledir işte Asya!
Roni Margulies
ronmargulies@btinternet.com
17 Temmuz 2010 Cumartesi Saat 18:22

İngiliz seyyahlarının en ünlülerinden Gertrude Bell, 1907 mayısında İzmir’den Anadolu’nun içlerine doğru yola çıkarken annesine şöyle yazar:

“Eskiden Yunanistan olan, hayat dolu, denizin nefesiyle ve faal, girişken bir ırkın anısıyla dolu olan bu parlak ve değişken sahilden ayrılıyorum. Ve attığım her adımla Asya’yı, Asya’nın gerçek yüreğini hissediyorum.. Düşünce dünyası az ilerdeki karasaban izlerinden öteye gitmeyen ve büyük ovalarla kıraç tepeler üzerinde hiçbir iz bırakmayan bir ırkın boyun eğdiremediği, monoton, renksiz, cansız bir toprak –böyledir işte orta Asya.”

Bell, İngiliz emperyalizminin önemli isimlerinden biri. Ortadoğu’nun her yanında at koşturmuş, Irak devletinin İngilizler tarafından kuruluşunda yer almış, Kral Faysal’ın danıştığı kişilerden biri, Iraklılar arasında ‘El Hatun’ adıyla nam salmış.

İngiliz emperyalizminin şanlı döneminin çocuğu olan bu kadının Asya ve Asyalılar hakkında “kıraç, monoton, renksiz, cansız” diye düşünmesi doğal.

Peki, Ruslara ne oluyor?

Lermontov’un Çağımızın Bir Kahramanı romanında, Moskovalı anlatıcı Kafkaslarda Yüzbaşı Maxim Maximiç’e rastlar. At sırtında dağları geçerken “Bak,” der Maximiç, “hiçbir şey görünmüyor burada, sadece sis ve karlar. Dikkat et, yoksa ya uçurumdan aşağı yuvarlanırız ya da bir kovukta sıkışıp kalırız.. Böyledir işte Asya! İnsanları olsun, nehirleri olsun, hiçbir şeye hiçbir şekilde güvenemezsin.”

Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun vatandaşı, Viyana Üniversitesi mezunu ve Habsburg Sarayı’nın başpapazı Piskopos Josip Juraj Strossmayer, 1870’li yıllarda İngiltere Başbakanı Gladstone ile yazışır. Ve sanki Gladstone bilmiyormuş gibi, Osmanlıları renkli bir dille şöyle anlatır:

“Türklerin.. tüm tarihi üç korkunç kelimeyle yazılmıştır: Aptalca bir kibir ve tembellik; arsız ve çok zaman gayrı tabii bir şehvet, ve nihayet bunlara eşlik eden korkunç bir zulüm ve istibdat. Öylesine tamahkâr ve zalimler ki, bir ülkeyi imha eden ve ardında harabelerle hastalıktan başka bir şey bırakmayan bir çekirge sürüsüne benzetilebilirler. Türk ırkı herhangi bir şey yaratmaktan tamamen aciz ve sadece yıkma yeteneğine sahiptir.”

Gladstone ile Strossmayer’in çağdaşı Darwin, günümüze kadar yaşayabilseydi, Türklerin hâlâ dünyada bulunuyor olmaları karşısında şaşkınlık duyacaktı kuşkusuz. Bir dostuna 1881’de yazdığı mektupta şöyle der:

“Hatırlasana, daha birkaç yüzyıl önce Avrupa ulusları Türklerin egemenliği altına düşme tehlikesiyle karşı karşıyaydı; şimdi ise bunu düşünmek bile ne kadar garip, değil mi! Çok da ileri olmayan bir tarihte dünyaya bakacak olursak, her tarafta düşük düzeyli ırkların pek çoğunun daha yüksek, uygar ırklar tarafından bertaraf edilmiş olduğunu göreceğiz.”

Batı’nın başkentlerinden, Londra, Viyana ve Moskova’dan bakınca, 19. yüzyıl boyunca dünya böyle görülüyor, böyle anlaşılıyordu. Uygar Avrupa’da uygar ırklar, dünyanın geri kalanında ilkel ırklar, vahşet, gerilik, yoksulluk, zulüm.

O harika deyim, “beyaz adamın yükü”, Avrupalının siyah, kahverengi, sarı, kırmızı ırklara uygarlık götürme görev ve sorumluluğunu ifade ediyordu. Renklilerin beyazlara verdiği bir görev değil ama; kendinden menkul bir görev.

Çok zaman, vahşilere uygarlık götürmek Hıristiyanlık götürmek olarak da algılanıyordu. Çok zaman, drednotlar ve makineli tüfeklerle ‘uygarlık’ taşıyan beyaz adama elinde İncil’iyle beyaz papaz da eşlik ediyordu.

Ama konu din değildi.

Yüzyıllar boyunca tüm dünyayı kasıp kavurarak yağmalayan emperyalizm, nasıl meşrulaştırabilirdi yaptıklarını? İnsanın kutsallığına inanan kendi Hıristiyan halkına, Asya’da insan öldürmeyi nasıl anlatabilirdi? Fransız Devrimi sonrasında adalet, eşitlik ve kardeşliğe inanan kendi halkına, Afrikalıları köleleştirmeyi nasıl haklı gösterebilirdi?

“Hıristiyan olmayanlara gerçek Tanrı’yı götürüyorum, kurtarıyorum onları” diyerek. “Siyahlar zaten insan değildir, diğer ırklar ise beyazlar kadar insan değildir” diyerek.

Din düşmanlığı da, ırkçılık da, emperyalizmin gereğidir.

Dün de öyleydi, bugün de öyle.

Bu yazı toplam 555 defa okundu.
Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş..