Devredecek Bir Davanız Var mı?

Bir husumetin dava zannedilmesinin en bariz örneği kan davasıdır. Sürdürülmesi için karşı tarafın katledilmesinin devri gerekir. Bu nedenle yeni yetişen nesile düşmanı iyi belletmek ve onun kanını dökmenin dava gereği olduğuna inandırmak elzemdir. Nihayet nesiller boyu süren katliam, zamanın, mekânın ve şartların değişmesiyle anlamını yitirmeye başlar. Zira dünyayı tanıyan yeni nesil, bu uğurda ömür boyu hapiste yatmayı değersiz görür. Sürdürülen katliamın nereden çıktığı araştırıldığında bulunan sebeplerin anlamsızlığı, yeni neslin eskiyi reddine yol açar. Ancak geçmişi reddetmek veya maziyi devamlı kötülük üzerinden anmak insanı köksüzleştirir. Bu tam anlamıyla içinden çıkılmaz bir kısır döngüdür.

Zalimlerle mücadele adına inançları üzerinden organize olanların davasını kan davasından ayırmak oldukça zordur. Zira gün gelir neden kavga edildiğinden çok mücadele etmenin gerekliliği üzerinden dost düşman algısı yeni nesillere taşınır. Hatta din, bu kavga üzerinden anlam kazandığında zamanla hizipleşir. Ardından yeni nesiller bu mücadeleyi bir dava olarak görmez. Üstelik geçmişi bugünkü kargaşanın sebebi saymaya başlar. Mücadele sonucunda iktidara gelindiğinde ise kavga etmek manasını yitirir. Kazanılanı muhafaza etme gayreti, insanı geçmişe ait her şeyi silmeye zorlar. Böylece geçmişte üstlenilen davanın kimliği de yok olmaya yüz tutması yeni nesli köksüzleştirir.

Amel defterinin hayır yönünün kapanmaması için yeni nesillerin sizin dava gördüğünüz şeyi devam ettirmesi yani bunu hayırlı bir çığır açmak değerlendirmesi gerekir. Peki, yolunda hayatlar harcanan ve yeni nesillere devretmek istenen davanın; zaman, mekân ve şartlara yenik düşüp anlamsızlaşmaması nasıl mümkün olabilir?

“Hani, yardım için Rabbinize yalvarıyordunuz ve O da bunun üzerine size şöyle cevap vermişti: ‘Size birbiri ardından inen bin melekle yardım edeceğim!’”(Enfal/9)

Kervanı basmak için yola çıkan küçük topluluk, Bedir’de karşılarında düzenli büyük bir ordu bulmuştu. Ordu komutanı Resulullah (sav) Allah’a yalvarmış ve kabul olunan duanın neticesine yerler gökler bu seferberliğe iştirak etmişti. Peki, bu kabul olunan duada, Resulullah (sav) kendinin ve arkadaşlarının davasını ne olarak tanımlamıştı?

Hz. Ömer’den (rah) nakille: Resulullah (sav), Bedir savaşında, 1000 kişiden meydana gelen müşrik ordusuna ve yaklaşık 300 kişiden meyana gelen sahabelerine bakmış ve sonra kıbleye dönüp ellerini açarak Rabbine şöyle yalvardı: “Ey Allah’ım bana vadettiğini gerçekleştir. Ey Allah’ım bana vadettiğini gönder. Ey Allah’ım, şayet Müslümanlardan bu topluluğu helak edecek olursan yeryüzünde artık şirk koşmadan sana ibadet eden kimse kalmayacak!” (Müslim, Tirmizi)

Bu makbul duadaki dava tarifi, Resulullah’ın (sav) tüm hayatına şamildir. Dava, Allah’ı hakkıyla tesbih, tenzih ve takdis etmektir. Her zaman ve zeminde Allah’ın kulu olduğumuzu unutmadan sıratı müstakim üzere bu yolda mallarımızla ve canlarımızla mücadele etmektir. Davanın bu yönü üzerinden mücadelenin şekli ve yöntemlerinin farklılık arz etmesi normaldir. Zira insan zamana ve mekâna bağımlıdır. Davanın esas unsuru sıratı müstakim üzere olmaktır. Yaklaşık 300 kişilik ordunun muhtemel acizliği üzerinden ortaya çıkan bu dua 6 yıl sonra karşılık bulur. Düşmanlarını korkutan düzenli birliklerinin başındaki Resulullah (sav), Mekke’yi görünce devesinin boynuna secde ederek, “Allah, vaadini gerçekleştirdi. Kuluna yardım etti. Düşmanlarını darmadağın etti.” diyecektir.

“Ve artık zulüm ve baskı kalmayıncaya ve (insanların) kul olarak yönelişleri bütünüyle ve yalnızca Allah’a adanıncaya kadar onlarla savaşın. Ama eğer direnmeyi bırakırlarsa bilin ki, Allah onların edip eylediği her şeyi görmektedir.”(Enfal / 39)

Davanın esasını unutmadan mücadelenin seyrinin anlatıldığı bu ayette, karşı tarafı yenmeniz yeterli görünmez. Sahip olduğunuz topraklarda veya makamlarda Allah’ın kulu olduğunuzu unutmayacak ve unutturmayacak yönetimleri uygulamanız ve denetlenebilir kılınmanız davanın gereğidir. Yoksa mücadele ettiğiniz düşmanın yaptığı zulümleri siz de yapmaya başlarsınız. Ayet ayrıca zulümden vazgeçen düşmana adil davranmanın davanın bir gereği olduğunu hatırlatır. Resulullah’ın (sav), cihad öncesi heyetlerle düşmanlarını İslam’a davet etmesi, kabul edenlere namazı ve zekâtı verirlerse dinde kardeş sayılacaklarını bildirmesi, davanın esasının Allah’a kulluk olduğunun göstergesidir

“Ve hatırlayın o zaman ki Rabbi, İbrahim’i bir takım kelimelerle (emirleriyle) imtihan edip de o, bunları tamamen yerine getirince: ‘Seni insanlara imam (rehber) yapacağım.’ buyurmuş, (İbrahim), ‘Zürriyetimden de.’ demiş, Allah ise ‘Zalimler ahdime (rahmetime) eremez.’ demişti.” (Bakara/124)

İbrahim’in (as) davası, iktidar olmak ve arkasından ün salmak değildi. O kendisinden sonra da davasının devam etmesini istiyordu. Ama bu duanın muhataplarının davası, galip geldiklerinde Allah adıyla zulmetmemektir. Zulümlerine İbrahim’i (as) ortak eden, Resulullah’a (sav) dünyayı dar eden Mekke’li müşrikler ve Medineli Yahudiler, atalarının davasına ihanet ettikleri için İbrahim’in (as)  soyundan gelmeleri onları kurtaramadı. O soydan gelen Muhammed (sav), atasının davası gereği o zalimlerle mücadele etti ve İbrahim (as) ismini şirkten ve adına yapılan zulümlerden ayırarak davasını temize çıkardı.

Sahi sizin herkesi ötekileştirdiğiniz davanız, bu devredilebilir özelliklere haiz mi?

Şevket Hüner – Düşünce Mektebi

Oy verin

1 puan
Upvote Downvote

Total votes: 1

Upvotes: 1

Upvotes percentage: 100.000000%

Downvotes: 0

Downvotes percentage: 0.000000%

This post was created with our nice and easy submission form. İçeriğinizi oluşturun !

Bir Cevap Yazın