
Her insanın bir düşünce dünyası vardır.
Düşünce ufku, sadece o dünyadan görüntüsünü alır.
Kişi, özgür iradesinde bağımsız olunduğu;
Müdahalelerden korunduğu; şart ve kayıt altına alınmadığı sürece;
İnceleme ve araştırmaları oranında, düşünce dünyası, alabildiğine açılım yapar ve genişler.
Bu durumda kişi, düşünce dünyasında özgürdür.
Fakat müdahale edinildiğin de; müdahale edenlerin koydukları kayıt ve şartlar muvacehesinde
şekillenir. Ve yavaş yavaş düşünce dünyasında ki özgürlüğünü kaybetmeye başlar.
Her kişinin, algılarından oluşan bir algılar dünyası vardır.
Mesela, Hapishanede dünyaya gelen ve annesinden ayrılmayan bir çocuk,
Hapishaneden ayrılmadığı müddetçe, algılar dünyası hapishaneden öteye geçemez.
Ona dünyayı sorsanız, size sadece hapishaneyi anlatır.
Çünkü dünyayı, hapishaneden ibaret sanmaktadır. Ancak dışarı çıktığında dünyanın hapishaneden ibaret olmadığını anlar.
İnsanlık tarihi, uzun seyri içerisinde; insanların düşünce dünyasına, sürekli müdahalelerin yapıla gelindiği bir süreç yaşamıştır.
Sürekli, “Benim istediklerimi; istediğim gibi, istediğim kadar, istediğim boyutta düşüneceksiniz.” dayatması hep yapıla gelinmiştir!
Firavunlar, Nemrutlar, Şeddatlar ve onların çağdaşları, bunu hiçbir zaman göz ardı etmediler.
Firavun,”Size izin vermeden mi O’na inandınız?”(20/71) diyerek, tab’asının
İnanç dünyasına da hâkim olduğunu vurguluyordu.
Bu gün, bu müdahalelerin yoğunluğu, farklı boyutlara ulaşmış durumda!
Özellikle son asırda, Eğemen güçler sürekli bu alanda yoğunlaştılar.
Çanakkale savaşlarına getirilip, Anadolu Müslüman’ına karşı savaştırılan mazlum kesimlere,
Öyle telkinlerde bulunmuşlardı ki; onlar Anadolu insanını “Yamyam” zannediyorlardı!
O mazlum insanlar kendilerince, insanlığı yamyamların elinden kurtarmak için, Çanakkale’nin siperlerinde, kendileri gibi mazlum Anadolu insanına karşı, can siperane bir savaş vermekteydiler!
Aslında gerçek yamyamlar adına savaştıklarının farkında bile değillerdi!
...
Son asırda ki kukla- zorba rejimlerin de, hayatiyetlerini devam ettirebilmeleri için başvurdukları yöntem bu olmuştur!
Ülkemizde kurulan seküler rejim de yapısını, böyle gerçeklerle ilgisi olmayan dayatmalar üzerinde kurdu!
Söz konusu hedeflediği yalanlarını, olağanüstü bir yoğunlukla, Anadolu insanının düşünce dünyasına dayattı.
Ve On yıl sonra, bu dayatmaların sahipleri şöyle diyorlardı:
“On yılda, On Beş milyon genç yarattık her yaşta..”
Yalan merkezli dayatmalarla, yeni bir nesil oluşturma çabasındaydılar.
Eğitim çalışmaları ile basını ile yayını ile olağanüstü bir performans sergileniyordu.
Ve yarım asır sonra da olsa, hedeflerine kısmen ulaşmışlardı.
Ortada, oluşmuş “realitelerden tamamen uzak, ütopik bir dünya da, ütopik” yeni bir nesil vardı.
Çok acıklı ama İşte bizler o nesiliz!
Hiç “hık- mık” etmeye gerek yok.
Belli bir oranda başarılı sayılırlar.
Bu hakikati kabullenmediğimiz zaman; yapılmış olanların farkında bile değiliz, demektir.
Unutmayalım ki, bütün ameliyatlar narkoz verilerek yapılır.
Kişi yapılmış olanların hiç farkına varamaz. Kendini hep hakikatler dünyasında görür.
Ama farkına varılsın veya varılmasın; “hakikatler ayrı, hakikat zannedilen ayrıdır!”
...
Bu gün, batının değerleri ile şekillenmiş;
Yerli renklerin karışımı ile karma bir renk halini almış; bir desen sunula gelinmektedir bizlere!
Alışınca bu neme nem şeye; bu kez, asıl zannetmişiz onu!
Çoğu kez, savunur; tartışır kavgasını veririz, hapsedildiğimiz bu kısır dünyanın!
Biz bu HAPSEDİLDİĞİMİZ dünyayı, var olan tek dünya; Öteleri hep yok sana geldik!
Son Otuz yılda, İslam Dünyasından yeni eserler tercüme edildi.
Tercüme edilmiş bu eserlerin yardımı ile bu kabuğu biraz da olsa, kırar hale geldik.
Ve hakikatler dünyasında, yeni şeyler keşfe koyulduk.
...
Yetmişli yılları hatırlıyorum...
Allah’ın Dini’ni, ulusal ve tarihi bir olgu içinde algılardık.
Irk ve Din olgumuz, iç içe kompoze bir oluşumun bünyesinde yer alırdı.
Önce Dinimiz mi? yoksa ırkımız mı? İkilemini fena halde tartıştık...
“Önce Dinimiz” olgusunu üstün getirmeye çalıştık!
Ama ne savaşlar verirdik?
Birileri “önce ırkımız” dermiş. Hiç olurumuymuş öyle şey?
“Önce Dinimiz sonra ırkımız” olacakmış...
Irkçılığın en ufak kırıntısının, bir cahiliye âdeti olduğunu bir türlü oturtamadık belleklerimize..
Bu gün halen, Müslümanların önüne konulan en büyük handikap budur.
Aşabilirsek bunu, artık çok şeyi aşacağız demektir.
...
Ve en büyük düşmanımız komünistlerdi!
Komünistleri yenebildiğimiz oranda muzaffer olacaktık!
Rusya, amansız düşmanımızdı!
ABD olmazsa, Rusya her an bizi işgal edebilirmiş..
6. filoyu taşlayan solcu gençleri, az mı kovaladık.
Küfrün tek millet olduğunu;
Rus’un da, İngiliz in’de Fransız ın da, hep aynı kulvarda seyreden,
aynı Millet olduklarını biraz geç anladık.
Evet, sosyal ve siyasal düşünce boyutumuz buydu.
Ders kitaplarında, Allah’ın Dini adına, dayatılan Fıkihi sonumlarının temelinde;
“Allah’ın emrettikleri ve yasakladıkları ile
Mevcut rejimin emrettikleri ve yasakladıkları eş değer tutulurdu.”
Yanı mevcut rejim kendisini bir taraftan“Dinden ayrı,
Dinden soyutlamış olarak,” tanıtırken; Diğer taraftan kendisini Dinin bir temel kaynağı şeklinde dayatıyordu..
Halen, kısmen de olsa öyle değil mi?
Allah’ın Ayetleri öyle bir yorumlanırdı ki.,tabir caizse her şey iğdiş edilirdi.
Fıkıh’ın, “Vahyi anlamak” olduğunu; halen yeterince anlamış değiliz.
...
Hepimiz milliyetçiydik.
Yanı “milliyetçi değilim” diyenlerimizin bile, kenarda bucakta yine milliyetçi oldukları gibi.
Duygusal alanda, yine çoğumuz milliyetçi(ırkçı) değil miyiz?
İsterseniz, “hayır” deyin.
Mesela, birinin kazaren size, “Rum ırkından mı siniz” dediğini düşünün;
Hemen itiraz eder, Rum kökenli olmadığınızı kanıtlamak için, bin dereden su getirirsiniz.
Ama “ Siz Türk müsünüz” dendiğinde, aynı tepkiyi vermezsiniz! Hâlbuki ikisi de sadece birer ırktır. İki ırktan da, Müslüman var, Müslüman olmayan var.
Zira belleğimizde ki, “iyi ırkı ve kötü ırkı” birileri belirlemiş ve bize sunmuş.
İslam’ın “Ümmet-millet” düşüncesine ulaşmak için, çok aşamalar kaydettik.
Bu gün, halen ümmet bilincine varmış olduğumuzu söylemek, çok zor.
...
Ve geldik İki Binli yıllara...
Biz halen, bir “batı denkleminde ufuklandırıliyoruz”.
Büyük oranda, düşünce ufkumuzda batının, haliyle mevcut seküler sistemin denklemi var.
En kötüsü de bunun farkına varamamaktır.
Mevcut düşünsel halimizle kendimizi, İslami düşüncenin merkezinde kabul ediyoruz.
Ve burada olduğumuzun kavgasını veriyoruz.
Aslında hiçte orada değiliz. Olmadığımızın kanıtı olarak;
Burada ki ince bir realiteyi anlamak için, size bazı isimler sunayım;
Mesela, Humeyni-Usame Bin Laden- Ahmet-i Necat- Ömer el Beşir...
Bunlar üzerinde belleklerimizi biraz çalıştıralım. Toplum olarak, düşünce belleğimiz,
bunlar hakkında bize hiç te “olumlu-sıcak” sinyaller vermiyor, değil mi?
Niye mi?
Bu isimlerin ortak özelliği “Müslüman ama batı karşıtı” oluşlarıdır.
Zira belleklerimiz batı endekslerine ayarlı!
“Batıya karşıyım” diyenlerimizde de durum, çok az değişmektedir.
Demek ki mesele, düşünce belleğinde başlıyor..
Daha ötesini söyleyeyim; düşünce belleğimizin kontrolü; çoğu kez, bütün boyutları ile elimizde olamayabiliyor!
İşin acınası tarafı da burası!
Bu yalan ve dayatmalara; eğitim ve öğretim adı altında; anaokulundan Üniversitenin son sınıfına kadar devam ettiği, bunun yanı sıra basın, radyo, telvizyonla
bu bombardımana devam edilerek beyin yıkamanın, en alası ortaya konduğundan;
Öyle bir noktaya geliniyor ki, kişi artık, kendi bellek dünyasına hâkim olamıyor.
Kendi düşünce dünyasına hâkim olabilmek için özel bir destek ve özel çalışmalar gerekiyor.
Bunu başarabilmiş kesim için ikinci bir sorun başlıyor; Bu bilincin toplumun diğer katmanlarına, kolay kolay aktarılamaması.
Bu kez toplumla, bu bilinçli kesim arasında bir kopukluk baş gösteriyor.
Zira belleği doldurulmuş olan toplum, bu yeni şeylere artık yabacılaştırılmıştır. Artık aslına rücu etmekten zorlanıyor.
Dolayısı ile olay, çok zor ve girifttir.
Sonuç olarak,
Her şart altında, düşünce belleğimize sahip olmalıyız!
Bilgisayarımıza sürekli yabancı virüslerin uçuştuğu gibi, düşünce belleğimize de hastalıklı düşünceler uçuşmaya devam etmektedir.
Düşünce ufkumuzda ki hastalıklı düşünceleri temizleyebilmenin tek “Anti virüs” temizleyicisi
Vahiy’dir.
Dolayısı ile belleğimiz, Kuran düzleminde ki, bir Asr-ı Saadet belleğine endeksli olmalı.
Bizlere sunulan, her düşünceyi, vahiy süzgecinde geçirmeliyiz ki, hakikatler dünyasında kalabilelim. Bu kadar sanal; gerçek dışı düşünceler karşısında, hakikatler dünyasında kalabilmenin tek mihengi budur..
Ve savaşımızı ağırlıkla bu alanda yoğunlaştırmalıyız.
Ve işin özü;
Kat edilmesi gereken, daha çok uzun bir yol var önümüzde...
Ve öncelikle, kendimizi bilmeliyiz ki, Rabbimizi bilelim...
Rabbim inayetler nasip etsin...