"...Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi, mukavemet güçleşti. Korkarım ki, cemiyetin bünyesi buna dayanamaz. Çünkü, düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basîret gözü böyle körleşirse, îman kalesi tehlikededir. Işte benim ıztırâbım, yegâne ıztırâbım budur. Yoksa, şahsımın mâruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate mâruz kalsam da, îman kalesinin istikbâli selâmette olsa!”
Bedüizzaman Said Nursi, Cumhuriyet'in ilk yıllarında cemiyetin imanı ile ilgili olan kaygısını bu sözlerle ifade etmişti. Mukavemet güçleşmişti; çünkü cemiyetin karşısında Milli Mücadele hala daha sürerken İstiklal Mahkemeleri kurarak kendi halkının itibar ettiği din alimlerini yokedecek kadar gözü dönmüş bir zihniyet vardı.
Üstad bu yüzden Cemiyetin düşmanını sezemeyeceğini seneler öncesinden söylüyordu büyük bir ilerigörüşlülük ile...
Günümüzde tüketim toplumununun ve modernitenin bir yandan sıkıştırdığı; sözde çağdaşların bir yandan sıkıştırdığı, kavmiyetçilerin bir yandan sıkıştırdığı müslümanlar imanında ne kadar ciddi, ne kadar iddialı? İslam'ı camilere, dergahlara sıkıştıran zihniyete mukavemet göstermeye güç yetiremeyenler, arkalarından kendilerinden daha cesur bir nesil yetiştirecekken daha itaatkar ve teslimiyetçi bir nesil yetiştirdiler. Artık iman kalesi çoktan yıkıldı ve bunu seneler öncesinden gören Üstad'ın kaygısı malesef gerçekleşmiş oldu. Gövdenin içine giren kurdu sezemeyen ve buna mukavemet gösterecek güce sahip olamayan nesilden bile daha teslimiyetçi oldu gençliğimiz. Tüm vücudumuzu işgal etmiş kurtlara değil mukavemet göstermek, muhalif olabilecek gücü dahi bulamıyoruz kendimizde. Onlar modern dinlerinin tanrıları parayla, güçle, sermayeyle ve var güçleriyle bizleri yoketmeye yeminler içerken daha biz imanı ciddiye dahi alamıyoruz...
"İnsanlar, (sadece) "İnandık!" demeleriyle bırakılacaklarını ve sınava çekilmeyeceklerini mi sanıyorlar?" Evet, İnandık demekle kurtulacağını sanıyor insanlar muhtemelen. Müslüman sıfatını sadece bir ehliyet, ruhsat gibi alıp cüzdanına vicdanının derinliklerine gizleyerek kurtulacaklarını sanıyorlar. Cüretkar bir dille 'müslümanım' demekten geri kalmıyorlar ama İslam nedir bilmek istemiyorlar, yaşamak istemiyorlar. Hiç birşey bilmiyorlar, bilmekten kaçıyorlar ama müslümanım demekten geri kalmıyorlar. Hep haklı çıkacağından şüphemiz olmadığını bildiğimizden yine haklı çıktın Allahım; onlar sadece inandık diyerek paçayı kurtarabileceklerini sanıyorlar..
Bundan daha büyük bir ciddiyetsizlik de İslam'ın hakikatlerini yozlaştırma gayesi. Gençliğin içine düştüğü ahlaksızlık furyası onları gün be gün yiyip bitiriyor. Meydanlarda 14-15 yaşında kız çocuklarının müstechen film izleyemeyecek olmasından dolayı eylemlere katıldığını görüyoruz. Gençleri bu denli ahlaksızlığa sürükleyen şey, tüketim toplumundan başkası değildir. Kanını içen düşmanı dostları sanıyorlar. Ya bu gençlerin ahlakını inşa etmek ile görevli olan biraz büyük müslüman ağabeylere ne demeli? İslam'ın değerlerini ağza sakız edip ciddiyetinden uzaklaştıran, kafe masaların samimiyetsiz ortamlarında çıkar ve ahlaksızlık ilişkilerine kurban eden, zorbalara baskıcılara hoş göstermeye çalışan, kendine müslümanım demekten geri kalmayıp amel etmeyenlere ne demeli? Bunun başlıca bir duruş sorunu olduğunu söylemek gerekir. Müslüman gençler sistemin ve yozlaşmış toplum örflerinin doktrinlerine itaat etmiş bulunmaktadır. Ve sistemin getirdiği tüm yozlaşmalara tıpkı Muhammed aleyhisselam gibi kocaman bir LA (Hayır-Red) çekerek imanını tazelemesi gerekmektedir. Hemen akabinde İslam olmanın, Müslüman olmanın ciddi birşey olduğunu anlamaları gerekir. Mustafa İslamoğlu Hoca müslümanım diyenlere; "ciddi misin?" sorusunu ne yüzden soruyor bunu sorgulamaları gerekir.
Yanı başımızda mukaddesatımız batının haçlı işgaliyle an be an yokedilirken, yanıbaşımızda müslüman halklar alnından vurulurken; tekerlekli sandalyesiyle ömrünü mücadeleye adayan Ahmet Yasinler, ”Milletimizin îmânını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya râzıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül gülistân olur.” diyen Said-i Nursiler, rahat senin benim gibi bir hayat yaşayacakken İslam'ı müdafaa etmek için, meydan okumaya koyulan mücahitler ile aynı dini savunduğunu iddia ediyorsan; ciddi olacaksın. Yoksa yavşak gülümsemenin ortasına Ankebut 2 ayeti soğuk bir tokat gibi iner. İnandık demekle kurtulamayacağını o zaman daha iyi anlamış olursun.
İslam'ın değerlerini, hakikatlerini, emirlerini, yasaklarını, öngörülerini, metodunu umursamayacak kişi, İslam iddasında bulunmamalı. İslam iddiasında bulunan her genç, inandığı dinin gereğiyle amel etmeli. İşte o zaman Urvetü-l Vuska'ya tutunmuş olur. Ciddiyet tüm ilmin ve bilimin anahtarıdır. Ciddi olmadan ne insan ne müslüman olunmaz. Ciddiyet bize boyun eğmemeyi öğretecek. Ciddiyet bizi itaat etmeye zorlayan zorbalara, bizi yozlaştırmaya, asimile etmeye, yoketmeye çalışan modernlere karşı mukavemetimiz olacak. Ancak ciddi olursak; bu yokoluşa karşın dik ve vakur bir duruş ile tekrar dirilip direniş gösterebiliriz. Allah bizi elçilerin ve onların ashablarının/havarilerinin ciddiyetinden, kaygılarından, emeklerinden, mücadele ruhlarından noksan kılmasın. Sözüyle başladığım Üstad'ın aynı makalesinin son paragrafıyla yazımı bitiriyorum. Umulur ki örnek alalım...
“Sonra, ben, cemiyetin îman selâmeti yolunda âhiretimi de fedâ ettim. Gözümde ne Cennet sevdâsı var, ne Cehennem korkusu. Cemiyetin, yirmi beş milyon Türk cemiyetinin îmânı nâmına bir Said değil, bin Said fedâ olsun. Kur’ân’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa, Cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin îmânını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya râzıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül gülistân olur.”