
Düşünmek istedim, ancak neyi düşüneceğimi bilemiyordum, aklımdan nelerin geçtiğini, beynimi kemirip duran şeyin ne olduğunu çözemiyordum. "meçhul" bir şeyin hafızamda kıpırdadığını hissettim. Sonra gözlerim kısıldı, ben değildim sanki. Bir başka biriydim, aklımdan geçenlere yabancı kalabilecek kadar başka biri. Gördüklerim başka, söylenenler başka işliyordu hayatımın akışında. Herşey aslından uzaklaşmış gibi içine kapanıyordu. Yalnızlaşan ruhumda "meçhul" sözcükler birbiriyle ilişkye giriyor, milyonlarca yeni kelimeler türüyordu. Türedikçe çoğalıyordu soru işaretleri. Anladım ki sıkı sıkıya işleniyorum. Hayatta herşey robotlaşırken, etrafımda olup bitenleri anlamaya çalışıyordum. Çözemiyordum, "faili meçhul" bir dürtü çoktan harekete geçirmişti kafamda dolaşan kırk tilkiyi. Ses çıkaramadım, nede olsa "tilkinin son durağı kürkçü dükkanı" olacaktı. Ancak altın yumurtlayan tavukların hesabını kimin ve niçin ödeyeceğini bir türlü düşünememiştim. Anlaşılan tilkiyi kürkçü dükkanına getirecek olan simsar tezgahı iyi bir yere çoktan kurmuş, bu pazarda iyi ekmek çıkacağı belli... Her pazarın alıcısı vardır mutlaka, ancak her pazara uğrayanı alıcı yapmak büyük maharet ister. Gelen geçene elindekini satmakla yetinmeyen tezgahtar, aklına kestirdiği düşünceleri de pazarlamaya çalışıyor. Bir kere tezgahtarın gözü para bürümüş, olmazsa kançıkar, baksanıza sesinden tükürükle karışık öfke yağmakta... Ustası içerde sanal ortamda vaaz vermekle çabalarken,alıcıyı gözüne kestiren tezgahtar, alıcıya ballandıra ballandıra satmaya çalışıyor. "din satarım, iman satarım, hocam ölmüş ben satarım..." koca koca tezgahların üzerinde iğneden ipliğe dindarlaştırılmış nesneler duruyor, sat sat bitmez çeşidinden mallar. Çek çek bitmez metrelerce uzayan tesbihler, zikir çeken dillere kurban... Bir zamanlar seyyar satıcılar simit satardı, tatlı satardı, balon, pamuk şeker... Karnını simitle doyuranlar camekanda izlemekle yetindiği bir ortamda, la/mekan duranlar neylesin böyle bir durumu? Entellektüel bir bakışla süzüyor etrafı, 18'inde bir delikanlı. Bu iş simit sarayında devam eder böyle giderse. Bu ne yaman şeymiş böyle, herşey kendiliğinden gelişiyor. Demeki vardır bir keramet, ne de olsa sonuna kadar açılmış kapılar, bir hırka, bir post, "o"nun gibi bir dost edindik mi, bu dergah hepimize yeter... Efendim, adam koca koca kitaplar yazmış, hemde cilt cilt...Kılıç kabzesi kadar sakal, ağzından küfürler bile tecvitli çıkıyor. Ayet ve hadisler yaya kalır, kendi elleriyle yazdıkları yanında. Dünyaya dair hiç konuşmaz, ahireti anlatıyor, “gittim, gördüm ve anlatıyorum. Kim ki bana inanmazsa vay onun haline, onu allah bile kurtarmaz, kalbi mühürlenmiş gavurun...” Kabirden, cennet ve cehennem'den mektuplar var, almaya kim gelir yahu...Çek, sabır çek kardeşim, gaflet sarmış düşüncelerini, kalbinde vesveseler yığın halinde. Seni cibiliyetin bile paklayamaz, bunu kafana iyice sok. Sahi, kim soktu bunları aklıma? Gece boyu düşündüm, kafatasımda oluşan bütün çatlakları saydım. Neler birikmiş o çatlaklarda, aman yarabbim! Hem kim kırdı kafamı, kim kanattı düşüncelerimi? Tanıyamıyorum kendimi, meçhulden geldim, nereye gideceğim bile meçhul... Kayıtlara "faili meçhul cinayetler" diye geçilince, esrarengiz senaryolar peşi sıra yazıldı. Bir kakafoni anlaşılmazlığı hakim olur birden ortama. Kimse içindeki bağırsakların gurultusunu duymak istemiyor. Sesi en gür çıkan bütün bunların bir "dış mihrakların işi" olduğunu haykırmaktadır. Evet, herşey dış mihrakların işi, kesinlikle doğru söylüyorum, hepsi dış mihrakların işi... İyi de, bu günden güne içerden yükselen koku neyin kokusu? Kalplerinde fitne leşini saklayan zevatın ağzından ancak böyle iğrenç bir koku çıkar. Kimbilir o çiğnediği ölü etleri hala dişleri arasında ve çiğnedikçe midesine gaz birikiyor. Boşver kardeşim, kimin umrunda, hep dedikodu mu edeceğiz, çıkar aklından bunları, hepsi hurafelerden ibarettir. İyi de hurafeler bir hakikata dönüştü kafamda, aklım ermiyor bir türlü. Aklımı alamıyorum bu düşünceden. Ta ki takattan bihal kalıp yere düşünce... Kurcaladım kafatasımı, gece boyunca eski sandıkları karıştırdım. Kafam bin dörtüz yıllık bir çöplük haline gelmiş. Çıkardım bütün kirli çamaşırları. Yırtık kitapların arasında tozlanmış ve gözlerden uzaklaştırlmış, sadece yazıda bırakılmış bir hayat duruyordu. Hayatları çalınmış yığınlar bu yırtık kitaplar arasında birer fanatik oluveriyorlardı. Hayat kitabını gündeminden çıkarmışlar çoğaldıkça zihinler bulanıklaşıyordu. Hakikat birden fazlalaşıyordu ve tanrılaşıyordu düşünceler. Faili bilinmeyen bir güruh katliamlarına devam ediyordu. Hakikati üçe bölmüşler, biri cahile biri zalime, biri de ademe vermişler. Cahilin elinde hakikat azap çeker, zalimin elindeki utanır halinde, ademin elindeki hakikata ise talep yok... Bir iki, bir iki...son yolcu kalmasın, toparlanın gidiyoruz, kirlenmiş ruhumuzu arındırmaya. Her türlü çirkeflikten azad olmaya...Her yönelişinde aldatıyor kendini, çirkefliği ayağındaki pranga oluveriyor. Kutsal beldelerden en kallavi ruhsat, birkaç iyi niyetle satın alınıyor. Tekelleşmiş dinlerin kıyasıya yarıştığı bir arenadan farksızdır bu dünya. Herkes kendi tanrısını tanrılarla yarıştırmakta. Avama düşen tanrılara bahis oynamak...Karunlaştıkça birileri, birileri çenesini kapamakata ısrar ediyor. Bir parmak bal neye kadirdir ey halkım! Zihnime kurşun sıkan şeyi göremiyorum, beni susturan “faili meçhul düşünceler” ele veriyor...