
LÜBNAN İZLENİMLERİ (4)
Hizbullah zaferinin 10 yıldönümü dolayısıyla Lübnan’a yaptığımız ziyarette, bizi en çok etkileyen ve duygulandıran anlar, şüphesiz ki Lübnan Müslümanları arasında “Şehidlerin Efendisi” olarak anılan Hizbullah lideri Şehid Abbas Musavi’nin kabrini ziyaret oldu…
“Şehidlerin Şeyhi” lakaplı Hizbullah lideri Şehid Ragıb Harb’ın şehadetinin yıldönümü dolayısıyla Güney Lübnan’ın Cibşit kentinde düzenlenen anma merasimine katıldıktan sonra, hanımı Ummu Yasir ve küçük oğlu Hüseyin ile birlikte Beyrut’a dönerken, siyonist rejim helikopterlerinden aracına atılan füzelerle şehadet makamına ulaşan Seyyid Abbas Musavi, Lübnan İslami direnişinin direği mesabesinde idi.
Hizbullah savaşçılarının siyonist işgal güçlerine karşı verdiği 18 yıllık destansı direnişte, fiili ve manevi önderlik etmesinin yanı sıra, Hizbullah’ın bu günlere gelmesinde, bu kutlu davanın ve misyonun anlaşılmasında, siyonist rejimin yenilmezlik zırhının parçalanmasında en büyük rolü üslenen Seyyid Abbas Musavi’nin şu iki sözünü hatırlamamak mümkün mü?
“Gidin İsraillilere Söyleyin, Biz Muhammed Ordusuyuz, geri Döndük ve Kudüs yolunda ilerliyoruz!”
“İsrail’in işi bitmiştir!”
İslam Ümmeti, “özgür Kudüs ve İsrail’siz bir dünya”ya kavuşup Mescid-i Aksa’da zafer kutlamalarıyla şükür secdelerine kapandığında -ki bu günler pek yakındır biiznillah- bu günlere nasıl gelindiğini hatırladığında, Seyyid Abbas Musavi’nin üslendiği direniş önderliğinin rolünü takdir edecektir kuşkusuz…
Zira, "özgür Kudüs"ün kapısını İslam Ümmeti’ne açan liderdir o; İslam dünyasının bağrına bir "kanser mikrobu" olarak yerleştirilen siyonist rejim hançerini kıran komutandır o, daha 20 yıl öncesinde “İsrail’in işi bitmiştir” diyerek dünya Müslümanlarına ve Kudüs’e zaferi müjdeleyen bir muştudur o…
Seyyid Abbas’ın kabrini ziyaret etmek için Hizbullah’ın kalesi olarak bilinen Baalbek’e doğru yola çıktığımızda içimizdeki heyecan ve hasret bambaşkaydı. Şehid edildiğinde onun yolunu sürdürmek için yaptığımız konuşmalar ve şehidlerin Rabbine verdiğimiz ahd canlanmıştı zihnimizde…
Abbas Musavi’nin şehadetinden bir hafta sonra, Ankara Demetevler Kültür Merkezi’nde düzenlen “Şehidler Gecesi” programında yaptığımız konuşmada “bütün dünya Seyyid Abbas’ın kanının ne anlama geldiğini görecektir; onun kanı bu ümmete büyük zaferleri müjdeliyor; o İslam ümmetine direniş ve şehadet hattını, izzet ve şeref yolunu gösterdi. O, siyonist rejimin burçlarına fetih sancağını dikti; artık siyonistler için bundan sonra hüsran, hezimet ve yenilgiden başka bir şey yoktur. Şehid Abbas bizim öğretmenimiz, rehberimiz ve bayrağımızdır. Onun yolu yolumuz, cihadı cihadımız, mektebi mektebimizdir. Bu mekteb zillete karşı izzeti öğretti bize...!” şeklinde konuştuk…
Nitekim 1997 yılında Ankara Sincan ilçesinde düzenlenen “Kudüs Gecesi” programından dolayı gözaltına alındığımızda ev aramasında, polisler tarafından yaptığımız bu konuşmanın video kasetine de el konulmuş, kasetin deşifresi yapılarak dava dosyasına eklenmişti.
Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi savcısı Yarbay Nuh Çetinkaya hakkımızda “yasa dışı Hizbullah örgütünün sair efradı olma" isnadıyla iddianame hazırladığında, yaptığımız bu konuşmadan bazı bölümleri delil olarak sunmuş ve “Hizbullah örgütü”nün üyesi olduğumuzu iddia etmişti…
Savcılık iddianamesinde yer alan bu konuşmanın “o bizim rehberimizdir, öğretmenimizdir, onun yolu yolumuzdur” sözlerinin altını da çizmişti…
28 Şubat sürecinin brifingli yargısının hakkımızda 17 yıl 6 ay hapis cezası vermesinde de, savcılığın bu iddiası kanıt olarak gösterilmişti…
Mahkemenin gerekçeli kararında “sürekli propaganda yoluyla Hizbullah’a adam kazandırmaya çalışmak” gibi bir suçlama yer alıyordu…
Geriye dönüp baktığımızda, 1992 yılındaki Ankara Şehidler Gecesi programında “acaba o sözleri sarf etmeseydik de, hapis cezası almamıza delil olarak gösterilmeseydi!” diye hayıflandığımız olmuş muydu acaba?
Mahkeme duruşmalarında iddianame okunup da savunmamız alındığında, bu konuşmayla ilgili olarak “ister Hizbullah, ister Hamas isterse Filistin İslami Cihad hareketi olsun, Kudüs’ün özgürlüğü için savaşan ve bu uğurda şehid olan liderleri kendimize önder ve öğretmen olarak kabul ediyoruz. Onlar bütün dünya Müslümanlarının onuru ve yüz akıdırlar. Onların kutlu mücadeleleri ve mukaddes hatıratını savunmayı da kendimize İslami bir görev olarak biliyoruz” demiştik…
Daha sonra Bandırma Cezaevine gittiğimizde, cezaevinde tablolar yaparak geçimlerini sağlamaya çalışan mahkumlardan birine Seyyid Abbas Musavi’nin bir resmini vererek, bunun büyük bir tablosunu yapmasını istemiştim. Yapılan tabloyu da koğuşun duvarına asmış, ona her baktığımda “Ey şehid! Allah bizi gittiğin yoldan ayırmasın!” diye dua ederdim…
Şehadetinin üzerinden 20 yıl kadar geçtikten sonra, bu aziz şehidimizin ziyaretine gidiyor olmak hem büyük bir sevinç hem de bir vuslat heyecanıydı bizim için. Şehidimizle olan ahdimizi kabri başında bir kere daha tazelemek ve gittiği yola olan bağlığımızı şehidin huzurunda ikrar etmek için ona doğru gdiyor olmak, aşıkın maşukuna yolculuğundan başka bir şey değildi…
Şehidimizin, Mescid-i Aksa’daki Kubbetus Sahra’ya benzetilerek inşa edilen türbesini dıştan görünce doğal olarak “seni en güzel resmedecek olan Mescid-i Aksa’dan başkası olamazdı zaten, ey şehid!” deme durumunda kaldık…
Seyyid Abbas’ın türbesine girdikten sonra kabrine doğru yaklaşıp yaşlı gözlerimizde Fatiha süresi okuduktan sonra, kabrinin dibine çömelerek ona sarılma, onu kucaklama, ellerinden öpme, abasının altına girme arzumu gerçekleştirmek istedim..
Parmaklarımla kabrinin parmaklıklarını sıkıca tutarken kendimi onun mukaddes ruhaniyetinin sıcaklığına bırakmıştım… Keşke onun sesini de işitebilsem ve "Şecere-i Tayyibe"nin bu aziz evladı direniş liderinin mihrabından nasibimi alabilseydim…
Onunla hep konuşmak istedim; daralan sinemdeki gam ve gusseleri onunla paylaşmak, elindeki Kevser kasesinden yudum yudum içmek ve elleriyle beni çekip yanına almasını ondan istemek…
Derdimi de açmak istedim, özlemlerimi de... Acılarımı da paylaşmak istedim sevinçlerimi de…
“Analar ne yiğitler doğurdu” denir, aziz ve kahraman bir insanı takdir etmek için…
Ne mutlu böyle bir oğul doğuran anaya, ne mutlu…
Risaletin evinde Fatıma-i Zehra dünyaya geldiğinde, Allah Tebareke ve Teala, sevgili Peygamberini “Biz sana Kevser’i verdik” diye müjdelemişti…
“Sana ebter diyenler seni incitmesin; hüzünlenme ey Resul, Allah sana, sınırsız ve sonsuz bir rahmet ve bereket kaynağı olarak Kevser’i verdi, Sevinsin ümmetin..!”
Seyyid Abbas’ın anasıydı Zehra…
"Şecere-i Tayyibe"nin nurani çeşmesinden ne damlalar damlayacak ve bu damlalar İslam ve Müslümanlara izzet, şeref, onur ve iftihar olacaktı…
Fatıma’nın oğlu Hüseyin bir avuç dostu ile birlikte Kerbela’ya doğru gittiğinde, "Neyneva katligahı"nda Kevser’in berrak damlaları kızıl renge bürünecek, tarihin yönünü değiştirecek “kızıl bir hat” oluşacaktı; zillete karşı izzetin, esarete karşı hürriyetin, zulme karşı adaletin, ihanete karşı sadakatin hattı…
Direnişin, adanmışlığın, fedakarlığın, teslimiyet ve tevekkülün hattı…
Putkıran İbrahim Halilullah’ın “Allah’ım zürriyetimden imamlar kıl” duası, Kerbela’da “kanın kılıca galip gelmesi” ile sonuçlanacak, “dede ile torun” İsmaillerini tevhid ve adaletin ihyası için insanlığa, hür dünyaya kurban sunacaktı…
Kerbela’da dökülen kanlar yüzyıllar sonrasında Lübnan’ın dağlarında ve ovalarında, müminlere karşı en şiddetli düşman olan Yahudilere karşı "Zülfikar" olarak geri dönecek, siyonist İsrail rejimi kızıl kanların gücü karşısında diz çökecekti…
Bu kan Ragıb’ların, Abbas’ların, İmad’ların kanı olacaktı…
Îsar ve istişhadın zirvelerine çıkan yiğitlerin, Ricalullah’ın pak bedenlerinden dökülen bu temiz kanlar “Sarellah” “nasrun minellah” yazacak, yenilmezlik zırhına bürünmüş siyonist düşmanın parçalanmaz sanılan paletleri bu kan ile darmadığın edilip Hz. Zeyneb’in Şam’da Yezid’in yüzüne karşı haykırdığı “bizim yolumuzu silemeyeceksin ey Yezid!” feryadını hatırlatacaktı…
Seyyid Abbas gittiği cephelerde, girdiği siperlerde Rabbine sürekli dua eder, kendisini katına şehid olarak kabul buyurmasını niyaz ederdi…
Bir keresinde, Seyyid Abbas’ın şehid olduğu yönünde bir haber ailesine ulaştığında hanımı Ummu Yasir’in ağzından çıkan ilk söz “hayır o şehid olmamıştır, zira biz sürekli birlikte şehid olmak için Allah’a yalvarıyorduk!” olmuştu…
Onların duasıydı bu… Tertemiz kalplerin ihlas, teslimiyet ve sıdk ile yaptıkları dua…
Cedlerinin yanına birlikte kanat çırpmak istiyorlardı; Hamza’ların, Ali’lerin, Hüseyin’lerin, Fatıma’ların katına varmak için bileklerini de birleştirmişlerdi, dualarını da…
“Mucibu’d Deavat” olan Allah Subhanehu ve Teala, onların bu içten yakarışlarını kabul etmiş, direniş yurdunun tozlu yolları, bu iki aziz insanin kanlarıyla kızıla boyanmıştı, Hüseyn’in, Abbas’ın, Ekber’in kanları Kerbela’nın sahrasının kızgın topraklarını kızıla boyadığı gibi…
Bir de yedi yaşlarında Hüseyin’leri vardı yanlarında… Anasının yanından ayrılmayan Hüseyin, ana kucağında şehid olacak, Kudüs bu küçük yavruyu kucaklayıp "Allah’ım bu kurbanımı kabul et!” diye alemlerin Rabbine niyaz edecekti…
Seyyid Abbas’ın kabrini, kendisinin, Ummu Yasir’in ve yavrusunun hatıratını ziyaret ederken zihnimde canlananlardı bunlar…
Kabrin içindeki ziyaretten sonra hemen yan tarafında başka bir kabristana geçtik…
Seyyid Abbas’ın oğlu Ali de buradaydı, babasının, annesinin ve küçük kardeşinin hemen yanı başında…
O da Temmuz 2006 savaşında siyonist düşmanla çarpışırken şehid olmuştu...
Adanan aile, adanmışlara ışık saçan aile…
Seyyid Abbas’ın akrabalarından nice genç fidan yatıyorlardı kabirlerinde…
“Kudüs’ün özgürlüğü için adanacaksa bir beden, o bedenler niçin bizim bedenimiz olmasın!” diyen "Kudüs Gönüllüleri”nin yattığı mekan…
“Kudüs Gençliği” idi bunlar…
Kudüs için doğdular, Kudüs için çarpıştılar ve Allah’a verdikleri söze sadakat gösterip Kudüs yolunda Mele-i Ala’ya kanat çırptılar…
Esselamu aleykum yâ ensare’d-dinillah..!
Kalk şimdi, ey Ebu Yasir!
Ey Kudüs’ün sevgilisi, Ey direnişin öğretmeni, şehadetin zirvesi!
Ey kanıyla özgür Kudüs’ü müjdeleyen ilahi muştu!
Ey parıldayan yıldız, sönmeyen çerağ!
Ey Musa’nın asası!
Ey İbrahim Baltası!
Ey Zehra’nın armağanı!
Senin ve Ummu Yasir’inin kanlarıyla suladığı bu kutlu yol bizi Kudüs’ün eşiğine vardırdı; şimdi uzatıyoruz ellerimizi tutarcasına…
Sen bizim “Fecr-i Sadık”ımızsın!
Sen bizim “Vadu’s-Sadık”ımızsın!
Sen, Nasrullah’ımızın elini tutup kaldıransın!
Sen, ümitlerimizin menzili, zaferlerimizin durağısın…
Selam olsun doğduğun güne! Selam olsun yaşadığın güne! Selam olsun cepheleri, siperleri dolaştığın sehere ve geceye! Selam olsun şehid olduğun güne…
Selam olsun kaldırdığın bayrağı Kudüs’te dalgalandırmak için sabırsızlanan öğrencilerine…!
YOLUN YOLUMUZDUR EY ŞEHİD..!
Devam edecek…