
Siyah giysili adamlar yürüyordu dün gece sokaklarda, Hepsinin yüzünde çatlak kareler duruyordu, şakaklarında kırağı. Karınca misali akıp gidiyordu sokaklarımızda. Yüzlerinde hicran vardı ve hepsi aynı ağızdan aynı mersiyeyi söylüyorlardı. “kalbimizde harladık ateşi, ahımız yürekleri parçalar, ayrılık payımıza düşmüş, yas tutarda siyahlar giyeriz” su gibi akıyordu siyah giysili adamlar, ellerinde kurutulmuş karanfillerle… İçlerinden biri gülerek haykırıyordu “biz âşıkların tabutlarını taşıyoruz, âşıkların gönlü paktır, aşk beyaz değildir” siyah giysili adamlar eşlik ediyordu nakarat kısmına “ ey kalbim; nedir bu sevda? Bu meydanda ne ararsın? Ey sevgili bu nasıl bir gönül? Ey âşıkların serverı, sıdkından pay ver bize” siyah giysili adamlar ilerliyordu sokaklarımızdan, ayak seslerinde aşkın ritmi. Koridor oluşturmuştu yığınlar, ellerinde kitap ve karanfillerle… Aşkın ve acının resimleriyle donatılmıştı sokaklar ve duvarlar. Her karede ölüm vardı, her karede acı ve aşk vardı cansız duran bedenlerde, bu bedenlerde aşkın adıydı acı. Ölümün hak’tan geldiğine inanan bedenler, ama bu ölümlerden hak razı değildi. Yasaklamıştı öldürmeyi, tembih etmişti, uyarmıştı “öldürmeyin” demişti. Siyah giysili adamlar giderek çoğalıyordu, ayak seslerinde aşk vardı, ellerinde parçalanıyordu tarihin kara sayfaları. Siyah giysili adamlar yürüyordu, ellerinde zincirlerle. İçlerinden biri haykırıyordu “bu zincirler hiçbir zaman bizi bağlayamadı, biz bu zincirleri sırtımızda parçaladık sırtımızı kanata kanata” kalkan eller sinelerde biriken kederi dövüyorlardı, anlamak istemeyenler eteklerindeki taşları fırlatıyorlardı. Siyah giysili adamlar yürüyordu, sokaklarımızda akın akın… Ellerine taştan yapılma aynalar, aynalarda yüzümüze yansıyordu acılar diyarından manzaralar. Herkes nefesini tutmuştu, öylece bakınıyordu aynalara. Ayetler mızrakların ucundaydı, kan süzülüyordu sayfalardan, ağlıyordu canlı kur’an, kur’an ağlıyordu, “Kuran’a savaş açmış biriydi, ölümü kaçınılmazdı” diyordu birileri, ilk değildi bu kararlar, ey ishak, ey İsmail’in babası, ey meryemé mukades ve ey İsa’yı Mesih! Çocuklarınız zalimlerden oldular, size ihanet ettiler. Ey dört kitap’ın kelamından onarılan insan; bu kanlı ellerinizi hangi yüzle açacaksınız yüce makama? Hangi kutsal su arındırır sizi bu kirli elbiselerinizden? Sultanların saraylarında alınmıştı kararlar, balın içine damlamıştı baldıran zehri, bir kere çıkmıştı yayından ok, göğsünde buluyordu hakikat. Çığlıklara karışıyordu gözyaşları, ağıtlar yüreklerden yükselen ateşin sesli halini alıyordu. Siyah giysili adamlar yere kapanıyordu birden, yüzlerine düşen ateşin alevi, yüreklerindeki volkanların habercisiydi, patlamaya hazır volkanlar… İnsanlar akın ediyordu meydanlara, giderek büyüyordu kalabalık. Hepsinin yüzünde sevinç vardı. Elde edilmiş bir “zafer”in kutlanması gerekiyordu. Ellerindeki kanla iftira atıyorlardı “Yıllardır çıban gibi duran fitne ve Muhammed’in emanetine hıyanet edenler” bertaraf edilmişti çünkü. Bedir’in, uhud’un, hendek’in intikamı alınmıştı nihayet. Ehl-i’ne sadık olan beyt’in duvarları yerle bir olmuştu. Saraylardan yükselen bir ses, Muhammedi bir ses… Zeynep haykırıyordu, arada bir hıçkırıklarla kesiliyordu sesi. Hüseynimizi çöller yutmuştu, kerbi-bela’da bırakmıştık bir yanımızı. Meydanlardaki yığınlarda acı bir feryat, dizlerinin bağı çözülüyordu. Siyah giysili adamlar yere kapanmışlardı ve ağlıyorlardı. “Hama, Hama, ey kanlı Hama, doymadın mı bunca can’a. Biz ölsek de susarız sanma, şahadet şerbetini içeriz kana kana” Haleb-Humus arasında Asi/leşen “sıcak” nehir, seni kirletmeye yeminliydi Rıfat Esed ve cani köleleri… Siyah giysili adamlar ayağa kalkmıştı, en öndekilerin ellerinde siyah bir sancak. Yüzlerinde derin çizgiler kazınmıştı sanki gözlerinde akmıyordu yaşlar ama acının rengi kazınmıştı gözbebeklerine. Uygun adımlar eşliğinde bir inkılâbın marşları söyleniyordu. Sınırlara sığmıyordu, dalga dalga yayılıyordu sadıkların kalplerine. Çocukların ellerinde bayraklaşıyordu direniş türküleri… Siyah giysili adamlar yola koyuldular, şehir şehir, kasaba kasaba, köy köy geziyorlardı Ortadoğu’nun kalbinde. Aynı sesler yükseliyordu insan suretli şehirlerde. Şehirler yakılıyordu, insanlar yanıyordu. Siyah giysili adamlar ilerliyordu taşlaşmış yüreklerin yaşadığı taşlı sokaklarda, sokaklar ayak sesleriyle diriliyordu adeta. Pencerelerde el sallayan gelinlik çağında kızlar… Selamlıyorlardı gidip de bir daha geri gelemeyecek cewanları. Kaderden bilinmişti genç yaşta er/siz kalmak, yetim doğuyorlardı çünkü. Her kasaba, her şehir, her yürek Qudüs oluyordu. Şehirler ve yürekler işgal altındaydı ve yüreklere saplanan hançerler kar(deş)lerin elindeydi, kanıyordu… Qudüs kanıyordu, gazze kanıyordu, el-halil kanıyordu. Siyah giysili adamlar taş fırlatıyordu, taşlarlardan silinmeyen destanlar yazıyorlardı, o taşlar ki; yüreklerden kopup gelen taşlardı. Dile gelemeyen taşlardı, çocukların ve sadıkların sabrıyla zümrüt’e dönüşen taşlar… Bitmeyen ve hiçbir zaman da bitmeyecek acılar ekilmişti bir kere topraklarımıza. Yetimlerin sayısı her gün biraz daha artıyordu. Yıkık evlerin duvarları dibinde umudunu çoktan yitirmiş anneler oturuyordu. Elleri şakaklarında her dem tazeliğini koruyan acılarla iç içe… Adı Halepçe idi, halapçe acıların yurdu… “hey feleké te çıma lı me hakır, te mala me xırakır, te koné me nav kona rakır, feleké yeman, bé baxté yeman, yeman,lé wayé” bir babanın ağıdı bu kadar mı içten olur?el-enfal, el-infal, ne Hiroşima ne Nagazaki ne bağdat ne ebu-gurayb böyle bir acıyı yaşayamamıştı. İhanet bu kadar hâkim olmamıştı bu beldelere, insan bu kadar zalim olamamıştı. Kerbelada aziz İslam inkılâbın önderi ve kıyam’ın ismi Hoseyn’in ismi kirletiliyordu Halepçe’de… Ve dünya, ey dünya! Bu kadar paylaşılmayacak neyin vardı? Bu kadar dar mıydı ki; insanlar sığamadı? Ey toprak! Ey insanın hamuru! Neydi senin paylaşılmayan cevherin? Neydi seni bu kadar kendisine köle ettiren sırrın? Ey halepçe, ey acıların yurdu, ay acının dili. Ey mazlumların yurdu, ey yetimlerin aşiyanı, ey binlerin nefesini kesen şehir… Çocuklar sevinçle dışarıya fırlıyordu, göklerde sis, uçaklardan bombalar yağıyordu. Ölüm sessizliğiyle kuşatıyordu acıların diyarını. Çocuklar “elma kokusu”na doğru koşuyorlardı, zehirin diğer adıydı “elma” sevinç çığlıklarıyla koşuşturan çocuklar bir bir düşüyordu toprağın tenine. Babalar feryatla yıkılıyordu cansız kalan bedenlerin üstüne. Anneler yine anneydiler ve acıyı doğurmuşlardı, titrek dudaklarında “hawar”lar “halepçe’nin üstü duman, lé lé lé yadi” yer gök zehir kustu… Siyah giysili adamlar yürüyorlardı ağır ağır adımlarla, dizlerinde derman kalmamıştı. İçlerinden biri yüksek sesle konuşuyordu “ey iman edenler! Hangi vicdan sizi böylesine sessizliğe sürüklüyor? Siz değil miydiniz adaleti kuşanan yeryüzü’nün halifeleri olan?” insanlar toplanmıştı cesetlerin üzerine, bu cesetler sahipsiz cesetlerdi, islamın adaleti hükmetmiyordu buralara, bütün Müslümanlar susmuştu, nede olsa bu katlin “kahramanı”onlardandı… Siyah giysili adamlar seslerini yükseltiyorlardı, öfkeliydiler, yüzlerinde derin hatlar oluşmuştu. Aynı dili konuşuyorlardı, kimseler anlayamıyordu, kimselerin anlamak istemediği bir dil... Öfkeliydiler, sessizce yürüyorlardı, ağızları bıçak açmıyordu. Yaralıların iniltileri tempo tutturmuştu ayak seslerine, kalkan eller sahipsizlerin sahibine açılıyordu… Ey ihanetin ekildiği toprak! Sana ihanet ediyor insanlık. Ve ey siyah giysili adamlar! Yürüyüşünüz dilsiz şeytanlara inat kıyamete kadar sürecektir. Ey siyah giysili adamlar, bu zulüm işlendiği sürece aşkınızdan, acılarınızdan ve yeminlerinizden vazgeçmeyeceksiniz. Ey siyah giysili adamlar! Taşıdığınız sancak yere düşmeden yolunuzda yürüyen sadıkların ellerinde dalgalanacak. Ey siyah giysili adamlar! Tapınaklarına kapananların yüzlerine günü geldiğinde patlayacak ilahi tokat olacaksınız. Ey siyah giysili adamlar! Aşkınız yüreğinizde baki kaldıkça; siz azizler sadıklardan olacaksınız… Sadıkların kederi yüce, yürekleri paktır. İçinde bulunduğumuz mart ayı mazlumlar için çok önemli bir aydır. Halepçe katliamı hiç şüphesiz insanlık âleminin yüz karasıdır. İslam âleminin ise telafisi olmayan büyük bir acıdır. Bu acı ne yazık ki Müslümanlar tarafından fark edilememiş ve Kürtlerin bu acı dolu tarihi gündeme bilinçli olarak taşınmamıştır. Türkiye Müslümanları da ne yazık ulusal çıkar nedeniyle bu acı olayı görmezden gelmiştir. Bütün ulusal değerlere rağmen halepçe unutulamayacaktır. Hafızamızda olduğu sürece zalimlere lanet okumaya devam edeceğiz.



Yorumlayan: |
Mualim Fikir |
Tarih:25 Mart 2010 Perşembe Saat 22:46 |
durul artık yüreğim
Tarih,acı zulüm ve mazlum. Halepçe yi bu kadar güzel bir dille hiç okumadım. Ağladım gözlerime yüreğime dur demeden ağladım. Halepçe,Susa, Hama, bosna, Afgan,Çeçenya, Keşmir........ve GAZZEEEEEE GAZZEEEEEE ÜSTADIM DİLİNE KALEMİNE SAĞLIK HALEPÇENİN ŞEHİTLERİ CENNETE ÇOCUKLAR ORADA MUTLU. GÖZLERİMİN YAŞI DİNMEE BEN NERDEYİM ACABA............ |
||
Yorumlayan: |
selami erdem |
Tarih:21 Mart 2010 Pazar Saat 19:56 |
acıların yurdu, mezopotamya
değerli kardeşimi öyle bir dil kullanmışsın ki ekleyecek söz bulamıyorum. müslümanların özeleştiri yapamadıklarından içimizdeki katiller elini kollunu sallaya sallaya cinayetleri işlemeye devam ettiler. her kavim kendi zalimini övdü, üstelik bunu islami kılıflarla. kerbela'nın hesabı sorulmuş olsaydı inan islam alemi bu kadar acı çekmezdi. bizim böyle genç kalemlere ihtiyacımız var. aydın kardeşi tanımıyorum ama yazı başlığını görünce merak ettim ve okudum. allah razı olsun kardeşim. kürt kardeşlerimizi savunamadık, koruyamadık. am abugün bu genç kardeşlerimin azmini ve sıdk ile haret etmeleri beni heyecanlandırıyor. bütün islami gündem mensupları ve yazarlarını tebrik ediyorum. tekrar aydın kardişimin alnından öpüyorum. allah yüreğine zeval vermesin |
||
Yorumlayan: |
AĞABEY ALGAC |
Tarih:15 Mart 2010 Pazartesi Saat 20:20 |
kutlama
ustat yüreğinize emeğinize sağlık müslüman bir kürt olarak katılıyorum hem türikiye müslümanları hende ümmet hiç bir zaman kürt kardeşlerine sahip çıkmadı kürt kelimesi gündeme geldiği zaman her zaman kız alıp vermişiz aynı inançı paylaşıyoruz aynı vatan için savaşmışız hep bildiğimiz klişeleşmiş kelimeleri kullandılar şeytan amerika bütün Irak katliamlarında ilk birli Halepçe köylerini ve İran sınırına yakın müslüman köylerini bombaladılar onun için bizim için her gün aşura her yer kerbeladır tabi ki kürtlerde islam ümmetinin yetim evlatlarıdır selam ve dua ile |
||
Yorumlayan: |
MEHMET KOCAMAN |
Tarih:15 Mart 2010 Pazartesi Saat 18:44 |
zulme rıza zulumdur
aydın hocam güzel bir konuya temas etmişsin yine yürek yangınımızı bir kez daha tutuşturdun ne edersin bu bir hakikat ve bize bu tarihi hakikatleri,vesikaları hatırlatığın için sana teşekür ederiyorum zeyd hocam zira zulum karelerine tepkisiz seyirci olan ve bunları gündeme taşımayanlar yarın illahi alemde bedbaht olanlardan olacaklarını biliyoruz zira mumin mazlumun yanında ve zalimin karşısındadır peygamberin şu uyarısı ve tavsiyesiyle yorumuma son veriyorum \\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\"en büyük cihad zalim bir sultanın karşısında hakkı haykırmaktır\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\" selam ve dua ile kalın |
||
Yorumlayan: |
Hüseyin Zeyd |
Tarih:15 Mart 2010 Pazartesi Saat 18:30 |
Kara Leke
Nedense insanlık tarihinde yapılan bütün zulüm ve katliamlara susar olduk.Bize dokunmayan yılan bin yıl yaşasın dedik. Komşumuzun evinde ağıtlar yakılırken bizler kulaklarımızı tıkadık. Hiç olmamış gibi davrandık. Bunlardan en acısı ve vahim olanıda Halepçe katliamıdır.Tarihin sayfalarında kirli bir leke olarak kalacaktır. İşin en acı ratafıda müslümanın müslümana yaptığı bu katliamın diğer müslümanlar tarafından kabul edilmesidir. Siyah giysili adamlar zulümün olduğu her yerde yürüyecektir. Değişik ve farklı yorum ve yaklaşımınız için teşekkürler Aydın Bey... |
||
Yorumlayan: |
Sakine Emreciksin |
Tarih:15 Mart 2010 Pazartesi Saat 18:22 |
susmak careyse,ebediyen konuşma...ama dönüp dolaşıp kapına gelen sustuğun zamanki caresizliğin olacak unutma...
ey kalbim; nedir bu sevda? Bu meydanda ne ararsın? Ey sevgili bu nasıl bir gönül? Ey âşıkların serverı, sıdkından pay ver ...Selamunaleykum...yazarımın çok güzel değinmiş...acıyı hissetmek için yanmak gerekmez...insanın hissettiği her duygusu acısıdır ve hissediyorumki KERBELA en büyük acı...artık savaş olmasın masum yavrulara kıyılmasın... |
||