
Bu ülkede düşünce suçu kadar ağır bir suçun olmadığını “Nuh’un Gemisi ve Kürtler” başlıklı makaleme yapılan yorumlarda bir kez daha görmüş oldum.Hakikatlerin içini boşaltıldığı bir gayretin ne kadar içler acısı olduğu, hasta bir ruh halinin dışa vurmuşluğunu da neleri beraberliğinde getirdiğini anlamış oldum. Aslında bu yeni bir şey değil, yazdığım günden bu yana muhalif yanımı öne çıkardım. Klasik söylemlerle, şablon sözlerle ve toplum arasında “makul” görülen bir söylemi kabullenemedim bir türlü. Eleştirilere karşı tahammülüm var ancak konuları çarpıtmak, hele hele bizi “bölücü”lükle itham edilmesi söz konusu olunca benden “iyi niyet” gibi son derece masum bir reflekse kapılmam beklenmesin. Bu itirazımın eleştirilere karşı “tahammülsüzlük” olarak algılanmamalı. Ağzımdan çıkan her kelimenin arkasında olduğumu, taşıyamayacağım yükün altına giremeyeceğimi belirtmekle birlikte; kafanızda oluşturduğunuz “profil”e uymayacağımı da aklınızın bir ucuna not etmenizi istiyorum. Beni bilenler çok iyi bilir ki bana yöneltilen eleştirilere itiraz etmem, bilakis akıl süzgecinden geçirilmiş düşünceleri büyük bir olgunlukla karşılar ve söylenen her sözü defalarca okur anlamaya çalışırım. ancak son yazdığım “Nuh’un Gemisi ve Kürtler” başlıklı makaleye bazı kardeşlerimizin yaptığı yorumları okuyunca cevap niteliğinde birkaç kelime yazmak istedim. Yazmamın tek nedeni dile getirdiğim “özgürlük” kavramı hangi temel düşünceler üzerinde ele aldığımdır. Şunu hemen belirteyim ki ben Kuran’a iman etmiş izzet sahibi bir toplumun birileri tarafından çizilen sınırları tanımaması gerektiğini, aklın ve insani duyarlığın buluştuğu “ey iman edenler iman edin” ilkesiyle olgunlaşmış bir tasavvurun hayata dohul olması gerektiğine inanıyorum. Kudüs’ün özgürleşmesini sağlayacak insanların gücü silaha dayanmadığını, insanları top yekün öldürülerek elde edilemeyeceği bilinmelidir. Siz Kurtuba’yı, Granata’yı, Paris’i, Londra’yı, Ankara’yı Kahire’yi Bağdat’ı silah ve asker gücüyle kazanır ya da kaybedebilirsiniz. Ancak İstanbul’u, Semerkand’ı, Buhara’yı, Qom’u, Mekke’yi, Kudüs’ü ancak tam manasıyla iman etmiş bir bilinçle fethedebilir veya bu olgudan yoksun olursanız kaybedebilirsiniz. İşte böyle bir bilince sahip bir toplumun lugatında “sınır”lar yoktur. Bu bilinç kardeşliğin imanî bir tasavvurla hayat bulduğunu, hayatın her alanında insan merkezli, adaletin öncelikli kılındığı bir anlayış sağlayabilir. Benim kast ettiğim “özgür Kudüs” ve paralelinde “özgür Kürdistan” ilişkisi ümmetin öncelikle kendini tanımlaması ve bu tanımlamayla bütünlüğü kabullenmesidir. Yani bunca parçalanmışlığa, bunca sınırlara rağmen yeni bir parçalanma ve yeni sınırları oluşturmaya yönelik değil, tam tersine Allah’a iman etmiş bir toplumun “ümmet” bilinciyle yek vücut olduğu ve bütün sınırların kaldırılmasıyla ilişkilidir. Okuyucumuzun üzerinde durduğu, ya da canını en çok sıkan ''Özgür Kürdistan’ın yolu Mescid-i Aksa’dan geçiyor, tıpkı ümmetin vahdeti Gazze’deki direnişle hayat bulduğu gibi'' ifadesiydi. Öncelikle bu makaleyi neden kaleme aldığımı anlamanızı isterdim, fakat ne yazık ki olayı farklı alana çekmekle ne kadar feraset sahibi(!) olduğunuzu ortaya koydunuz. Gasıp, Siyonist İsrail’in işgali altında olan aziz Kudüs’ü kurtarma çabasında olan bir avuç ümmet; dışarıdaki sıkıntılar yetmiyormuş gibi bir de iç sıkıntılarla karşı karşıya kalmıştır. Her fırsatta önümüze konulan “Kürt meselesi” ne yazık ki Filistin konusunda da önümüze konulmuştur. Yapılan yorumların birinde de “Kürtlerin dış mihrakların, İsrail, ABD ve batı dünyasının maşaları olmuşlardır. Madem Kürtler bu kadar şerefli ve Müslüman bir toplum ise; neden onların oyuncağı haline gelmiştir? Eğer Kürtler bu konuda samimiler ise ABD, İsrail ve batının ilişkili olduğu bir Kürt yapılanmadan uzak dursunlar.” burada Kürtlerin avukatlığını yapma gibi bir düşüncede değilim, ancak bu soru karşısında verilecek çok farklı cevaplar vardır. Biz böyle bir soruyu Kürtlere sorarsak verecekleri cevapları vardır mutlaka. Bu cevap bir soru niteliğinde olursa, acaba bizim yanıtımız ne olacaktır? Örneğin deseler ki; Kürtler bağımsız değiller, ama Türkiye bağımsız bir devlettir. Türkiye, İsrail, Amerika ve batı dünyasına bu kadar sıkı fıkı haldeyken siz neden Türkiye’den uzaklaşamıyorsunuz, neden böyle bir ülkeyi “DEVLET” kabul ediyorsunuz? Evet, birilerine soru sorumak için bizim de sorulacak sorulara verecek makul bir yanıtımız olmalı… Son mavi Marmara gemisi olayında Siyonist İsrail’in “biz de PKK’ya yardım gemilerini İskenderun’a göndereceğiz” açıklamasını ya hiç duymadınız, ya da duyduğunuz halde anlayamadınız, veya anladığınız halde işinize geldiği gibi yorumladınız. Gözleri ve akıl evresi körelmiş insanın, belli kalıplar arasında kalmasına neden oluyor. Hayatı boyunca dünyaya kör ve sağır yaklaşan bir tercihe sahip insanlar bir labirentin kıvrımlarında hayatlarını tüketirler ancak. Gelişemeyen insanlar gelişime açılan kapılara kilit vurmayı bir marifet bilirler. Onlar sınırlı düşünürler, sınırlı gelişirler, hareket alanları da sınırlıdır. Yaşama dair düşünceleri sınırlı olduğu için sonsuzluğu da sınırlarla bölerler. Diğer tarafta Ümmet ve vahyi kültürüyle bütünleşenlerin sonsuz kerem sahibi yaratıcının bahşettiği nimetleri bu kültürle paylaşmayı tercih etmişlerdir. Aradaki farkı anlamak istemeyenlerin kavmiyetçi ve politik çıkarlar üzerinde düşünürler. Bu olguyu sorgulayanlara verecek cevapları olmadığı için de bir takım yakıştırmalarla yaftalamaya çalışırlar. Böyle bir tavrın kimseye fayda sağlaması mümkün değildir. Bu ancak ülkede yaşayan topluluğu birbirilerine karşı kışkırtmak, birbirine kırdırmak ve birbirini yok etmeye hazır birer bomba haline getirmektir. Örnek olarak son günlerde Hatay Dörtyol ve Bursa İnegöl ilçelerinde gerçekleşen olaylarla öğrenmiş olduk. Bugün bu sıkıntıyı birileri gibi bir yerlere “yaranma” gayesiyle yazabilirdik, ancak bu ülkenin değerlerine yaranmayacak bir tutumdan uzak durmayı kendime görev edinmişimdir. Zaten Ergenekon, İsrail, ABD, PKK ve batı dünyasının müttefikliği ortada. Giderek PKK üzerinden Müslüman Kürt halkını İslam dünyasından ve Türkiye’den koparmaya çalışan güçlerin kim olduğunu da biliyoruz. Son birkaç yıldır İsrail’in Türkiye’de tırmandırdığı terör olaylarını görmemek için kör olmak gerekiyor. Maalesef bu iç çatışmaların üzerinde nemalanan bir takım kuvvetler var. Bu kuvvetler kendi egemenlikleri uğruna bu ülkede binlerce insanı feda etmekten asla kaçınmayacak kadar caniler. Kürtleri bölücülüğe götüren bir çok etken var, haklı veya haksız. Ancak bu bölünme sürecinde en büyük etken ne yazık ki bu meseleye İslami kılıf altında gerçekleştirilen faşizan yaklaşımlardır. Ülkeyi her türlü bölücülüğe götüren eylemlere karşı mümince karşı duramayanlar bugün çıkıp vatanperverlikten bahsetmeleri sadece şovmenliktir. Aynı toprakları, aynı hava ve suyu paylaşan bir toplumu bu denli karşı karşıya getiren nedenlere gözlerini kapayanlar topluma huzur getirecek bir reçete sunamazlar. Kardeşlik bağlarını pekiştirmeye yönelik eylem ve söylemlere de ancak ket vururlar. Empati kültüründen yoksun bir mantıkla ancak bu kadarını anlayabilirler, zaten bu ülkeye verecekleri de bu kadardır. Makalede yer alan ifadeleri anlayamayacak kadar yüzeysel okumak kasıtlı bir okumadır. Yoksa ne demek istediğimi kesinlikle anlardınız. Tekrar ediyorum; benim bildiğim şerefli Müslüman Kürt halkı asla ümmetin sorunu üzerinden siyaset yapmayacaklardır. Kendi iç meselelerini karşısında aziz Kudüs’ü satmayacaklardır. Çünkü Kürtler tarih boyunca bu hakikati bize göstermişlerdir. Örneğin büyük komutan Selahaddin-i Eyyubi’nin mücadelesi ve devamında elde ettiği Kudüs zaferi en büyük delildir. Ancak her defasında biz Müslümanların önüne konulan ve elimizi kolumuzu bağlayan “siz gözlerinizi içimizdeki Kudüs’e, yanı başımızdaki Filistin’e, Gazze’ye, kapatıyorsunuz. Nede olsa buradaki zulmü yapan T.C Devleti, yani sizin devletiniz. Bugün doğu ve güneydoğuda yaşanılanlar dünyanın hiçbir yerinde yaşanmıyor. Siz Müslümanlar ikiyüzlüsünüz” gibi ifadeler ne yazık ki bizi derin bir düşünceye sürüklüyor. Oysa biz bu yaşanılan şeyleri hiçbir şekilde tasvip etmiyoruz. Şiddet kimden gelirse gelsin karşısındayız. İnsanların ölümüne neden olan her türlü terörizme karşıyız. Bu karşı durma eylemini de karından konuşma veya yarım ağızla konuşmak birilerini güçlendiriyor. PKK ve ilişkili olduğu güçlerin de kullandıkları dil ne yazık ki bu olmuştur. Ancak yukarıda sürekli karşımıza konulan söylem ne yazık ki doğruluk payı da var. Müslümanlar adaleti savunamayacak kadar kimliklerinden uzaklaşmışlardır. Sırf kendi çıkarları uğruna İslami davayı bertaraf etmeye kalkışanları affetmemeliyiz. İç sorunları aziz Kudüs’ün, ülkenin birliği ve beraberliğini bozacak bir argüman haline getirilmesine de müsaade edilmemeli. Ne İsrail’in, ne PKK’nın ne Ergenekon’un ne de başka güçlerin planlarına kurban edilmemelidir. Ben Kudüs gibi şehirlerin ne anlama geldiğini ve bu kadar kutsi ve yüce bir anlama sahip kentlerin bir takım günübirlik politik söylemlerle asimile edilmemesini istiyorum. Bu ülkenin herhangi bir kurumunu hedef alan bir söylem değil de; insani bir söylemi inşa etmeye, bu söylemle hakikati ve adaleti önceleyen bir toplumun oluşmasını istiyorum. Sloganik söylemlerle insanları kişiliksizleştiren, fanatizme sürükleyen, yıkıcı ve yok edici bir mantığın kimseye fayda getiremeyeceğine inanıyorum. Allah’a gerçek manada iman edenlerin düşmanını yok etmeye değil, düşmanlığı yok etmeye inkilabi bir ruhun hayata geçirilmesini istiyorum. Böyle bir ruhun yeryüzüne adalet, barış ve yaşanılır bir hayat sunacağına inanıyorum. Bizim dinimiz de bunu emrediyor, bunun aksini iddia edenler varsa buyursun tezini ortaya koysun. Aksi halde bir takım ulusal çıkarlar, kafanızda oluşturduğunuz sınırlar, yok etmeye ve karşınızdakine hayat hakkını tanımama şiddete dayalı söylemlere duyacak bir zerre saygım olmayacaktır. Siz buna bölücülük diyebilirsiniz, bu da sizin yaklaşımınızdır. Ama bu yaklaşımınız bana fersah fersah uzaktır. Sözü imam Hüseyin’in (a.s)“zillet bizden uzaktır” düsturuyla noktalamak istiyorum.
Yorumlayan: |
SELAHADDİN-İ EYYUBİ |
Tarih:07 Ağustos 2010 Cumartesi Saat 11:56 |
duyarlı bir yürek
Aydın bey anlaşılan kürt sorunu daha uzun yıllar gündemden düşmeyeçeğine benziyor şunu anlamaktan hep zorlanmışımdır bir türlü kendi kendime cevap bulamıyorum ne zaman kürt kelimesi ile beraber varlığı ve sorunu dertleri gündeme geldiğinde camii cematından tutunda statukoyu savunan kaostan kandan gözyaşından nemalanan laik rejmin savunucuları ırkçılıktan beslenen hatta daha ileri gidiyorum ümmet ve vahdet bilinçine sahip müslümanların devletin rejmin resmi söylemiyle bir noktada buluşmasını düşünceler arasında paralelik göstermesini anlamaktan zorlanıyorum bir anlam veremiyorum demek oluyorki resmi söylem duruşunu söylemini bilinç altına güzel yerleştirmiş ki bir türlü bir adım gidemiyoruz kürt kelimesini kullanırsak sanki bizlere bir hal olacak bir ruh haline bürünüyoruz patani ve morodaki yapılan zülmü görenler yanı başlarındaki yanan çoğrafyadan bi haberler müslümanlar kürt kardeşlerine hiç bir zaman sahip çıkmadılar malesef koministler sahip çıktı buda çok acıdır khuda hafız |
||