
“Müslümanım Diyenler Seyrede Dursun “Al-i Suud” Müslüman Kanı İçmeye Devam
Ediyor” başlıklı yazımızda, tarihsel bazı gerçekliklere işaret edip
Suudilerin katliamının tarihte yaşanan birtakım olayların tekrarından başka bir
şey olmadığını vurgulamıştık.
Sayın Fazlı Kayaduman kardeşimiz, bu
hususa ilişkin eleştirel anlamda bir yorum göndererek, yazımızda bazı hatalara
düştüğümüz ve bunun da “hakkın batılla karıştırılması” anlamına geleceği
uyarısında bulundu.
Kayaduman kardeşimizin hassasiyet ve bu iyi niyetli
uyarısına teşekkür ettikten sonra, itiraz ettiği konulara açıklık getirmek
istiyorum.
Fazlı Kayaduman kardeşimizin gönderdiği yorum
şöyle:
“Nurettin kardeşim,
Suud hanedanının Yemen'de yaptığı
zulmü akıcı bir üslupla dile getirmişsiniz. Hanedanlıklarını sürdürmeleri için
bunların yapmayacağı zulüm yoktur. Ama yazınızda yer yer hatalara düşmüşsünüz.
"Bedirde hüsrana uğrayan putpereslerin İslam kılıklı torunları yenilgilerinin
intikamını Kerbela’da Muhamed'in torunlarından alarak Hak-Batıl savaşının sadece
şekil değiştirdiği ortaya konulacak" diyorsunuz. Halbuki Bedirde yenilgiye
uğrayanların coğu sonradan müslüman olmuştur. Dünyanın dört yanına dağılarak
İslamı yaymaya çalışmışlar.
Başka bi yerde "Hamza'nın ciğerlerini
sökmeye yemin edenlerin torunları. " ifadesi var. Hamza'yı şehit eden "Vahşi" ve
emiri veren Hint'te sonra müslüman olmuştur.
İmanlarını 1400 yıl sonra
sorgulayacak konumda değiliz. Böyle bir görevimizde yok. Bu gibi konularda
dikkatli olmak durumundayız. Bir hizmet yaparken başka yönden hatalar
işlemeyelim.
Allah(c. C. ) Kuran-ı Keriminin Bakara suresinde "Hakkı
gizleyip Batılla karıştırmayın" diyor.”
BİR: Yazımızda
geçen “Bedirde hüsrana uğrayan putpereslerin İslam kılıklı torunları
yenilgilerinin intikamını Kerbelada Muhamed'in torunlarından alarak Hak-Batıl
savaşının sadece şekil değiştirdiği ortaya konulacak” ifadelerimizden
kastımız şudur:
Fasid ve gasıp Yezid saltanatına karşı İslam-ı
Muhammedi'nin savunulması için baş kaldıran Hz. Hüseyin ve dostları kazanılmış
“büyük bir zafer” olarak gören Yezid yandaşları “Bedr’in intikamını
aldık” şeklinde ifadeler kullanmışlardı.
“Bedr’in intikamı” ne
anlama geliyordu..?
Bedir savaşında, Ebu Sufyan’ın hanımı olan Hind’in
babası ve yakınlarının Hz. Hamza tarafından öldürülmesi, Hind’de büyük bir
intikam duygusu meydana getirmiş ve “Muhammed ve arkadaşlarından öç almadıkça
içim rahatlamayacak, Muhammed’le savaş yapmadıkça koku sürünmek bana haram
olsun. Sevdiklerimin intikamının alındığını gözümle görmedikçe bana sevinmek
yok" diyerek Hz. Hamza’nın şehid edilmesi için Vahşi’ye büyük ödüller vaat
etmişti…
Hz. Hamza’nın şehid edilmesinin organlarının kesilmesi ve
ciğerlerinin sökülmesi de bu intikam hırsının bir sonucuydu…
Diğer yandan
Hz. Ali de Emevilerin önde gelenlerinden bazılarını öldürmüştü.
Ancak Hz.
Resulüllah’ın Ehl-i Beytinden intikam alma hırsı, Hz. Hamza’nın şehadetiyle son
bulmamıştı. Aradan geçen onca yıl sonra, Hz. Hüseyin ailesi ve dostlarıyla
birlikte Kerbela’da katledildiğinde, aynı intikam duyguları dışa vurularak
“Bedr’in intikamını aldık” diyorlardı...
Biz, sözkonusu ifademizde
sadece, “Hz. Hamza’ya karşı öylesine intikam hırsına bürünenler ile,
Kerbela’da Hz. Hüseyn’in katledilmesi sonrası intikam sevinci taşıyanların,
sonuçta, Hz. Resulüllah ve onun mukaddes risalatine karşı bir savaş" içinde
olduklarını belirtmeye çalıştık.
Ebu Sufyan, Hind ve Vahşi’nin Mekke’nin
fethinden sonra Müslüman olduklarını söylemeleri ise ayrı bir konudur. Sayın
Kayaduman kardeşimizin itirazında vurguladığı üzere, 1400 yıl sonrasında
birilerinin iman sorgulamasını yapma durumunda değiliz.
Ancak, bu Ben-i
Umeyye’nin İslam tarihinde nasıl bir ihanet içinde olduğunu da bilmek
zorundayız. Zira, günümüz dünyasında İslam kılıklı rejimlerin, kralların,
meliklerin, sultanların nasıl bir ihanet, cürüm ve zulüm içinde olduklarını
kavramamız için tarihsel gerçeklikleri hatırlamamız gerekiyor...
Geçmişte
kapıkulu saray mollalarının altın keseleri karşılığında cellatlar için nasıl
fetvalar verdiğini bilmeliyiz ki, günümüzde Suud müftülerinin peş peşe nasıl
katliam fetvaları yağdırdığını anlayabilelim...
Geçmişte, fasık, facir,
zalim ve hatta sapık liderlerin Ümmet’in başına hangi fetvalarla “halife”
gösterildiğini, onların yönetimlerinin nasıl meşrulaştırıldığını ve onların
"Allah'ın yeryüzündeki gölgesi" şeklinde tanımlandığını bilmezsek eğer,
bugün Suud kralı gibi Amerikan işbirlikçisi katil bir zalimin “Hadimu’l
Haremeyn-i Şerifeyn” gibi bir ünvanla nasıl ihtiram gördüğünü
anlayamayız...
Allah, Kur’an’da tevbe süresinin ilk ayetlerinde Hacc’da
"müşriklerden teberri" edilmesini buyurduğu halde, “Amerika, Rusya ve
İsrail’e ölüm olsun” diye haykırarak müşriklerden teberri eden Müslümanların
üzerine otomatik silahlarla nasıl saldırıldığını, bir sivrisineğin dahi
öldürülmesinin caiz olmadığı bir zamanda Emin Belde’nin Beytulllah
ziyaretçilerinin kanına nasıl bulandığını, Kabe’nin yanıbaşında kanların nasıl
ırmak gibi aktığını ve bunun ardından Rabıtatu’l Alemu’l İslami
Teşkilatı’nın Daru’l İfta”sından, "Mekke’de siyasi amaçlı gösteri ve
yürüyüş yapanların katlinin vacip olduğuna dair" nasıl fetvaların çıktığını
anlayabilmemiz için, Kabe’nin mancıkla nasıl taşa tutulup yakıldığını, Medine’de
Peygamber sahabesi nice hanımın ırzlarına nasıl saldırıldığını, Ehl-i Beyte olan
muhabbetinden dolayı Peygamber ashabının darağaçlarında nasıl sallandırıldığını,
Alllah’ın helallerinin nasıl haram, haramlarının da nasıl helal kılındığını
bilmemiz gerekiyor...
Allame Mevdudi’nin “Hilafet ve Saltanat”
adlı kitabında, Şehid Seyyid Kutub’un “İslam’da Sosyal Adalet” kitabında
anlattığı hususları bilmezsek eğer, bugün İslam dünyasının münafık soyguncu
haydutlar tarafından nasıl talan edildiğini, ümmetin zenginliklerinin fasık ve
facir bir zümrenin safahatı için nasıl kullanıldığını, üç yılı aşkındır insanlık
dışı bir ambargo altında inim inim inleyen Gazzeli kardeşlerimiz o dayanılmaz
acıları çektiği bir sırada tuvalet muslukları dahi altından olan kralların,
sultanların nasıl zevk-u sefaya daldığını anlamamız zor olur...
Eğer
bugün İslam dünyası ve mukaddes beldelerimiz böylesine zalim, haydut ve soysuz
meliklerin tasallutu altında kaldıysa, bu durum yüzyıllar öncesinden sürüp gelen
ihanetin devamından ve tekrarından başka bir şey değildir.
Kerbela’da
şehid edilen Hz. Hüseyin’in yakınlarının Kufe Şam sokaklarında elleri bağlı
nasıl dolaştırıldığını, “harici” “bozguncu” diye üzerlerine nasıl
topraklar atıldığını, Peygamber kızı Zeyneb’in Şam sarayında nasıl cariye
edilmek istendiğini, Peygamber Ehl-i Beytini katlettiren Yezid’in Hz. Zeyneb’in
yüzüne karşı “Allah sizi işte böyle cezalandırdı” ifadelerini nasıl
kullandığını bilmezsek eğer, bugün hakkın savunulması için kendilerini feda
edenlerin, zulme, tağuta, müstekbire, işgalciye, siyoniste karşı kahramanca
direnenlerin “terörist” “isyancı” “ajan-provakatör” gibi nitelemelerle
nasıl yaftalandığını da anlayamayız...
Değerli İbrahim Küçük
kardeşim, bir sohbetinde "Biz Kerbela'da Zeyneb'in başörtüsünün hesabını
sormadığımız için bugünün zalimleri karşısında başörtüsünü savunamıyoruz"
demişti...
Gerçekten Zeyneb'in başörtüsünün sorulması gereken -ya da
sorulmayan- hesabı mı vardı..?
Biz, başörtüsünü sadece tağut kafirler
tarafından açıldığını biliyoruz. Oysa Hz. Zeyneb gibi birisinin başörtüsünü
açanlar mı vardı..?
İmam Ahmed Bin Hanbel’in kızgın güneş altında
nasıl kırbaçlandığını, İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin niçin hapsedildiğini,
İmam-ı Nesei’nin kimler tarafından neden dövülerek öldürüldüğünü
bilmezsek eğer, bugün, İslam İnkılabı’nı gerçekleştirenlerin adının
“Mecusi”, İslam bayrağını kaldıran önderlerin adının ise “Ebrehe”
olarak nasıl konulduğunu anlayamayız…
İşte sadece birkaç örnekle
anlatmaya çalıştığımız bu hususlar, günümüzün zalim, hain ve despotlarının
geçmişten tevarüs ettiği cürümlerden başkası değildir...
Rabbimiz
Kur’an’da Ahzab süresi 57. ayetinde “Allah ve Resulünü incitenlere Allah,
dünyada ve ahirette lanet etmiş ve onlar için horlayıcı bir azap
hazırlamıştır” buyuruyor.
Tüm bunlar Allah ve Resulü’nü incitmiyor
mu? Kimlerdir Allah ve Resulü’nü incitenler? Bunları hem tarihte, hem de
günümüzde iyi tanımamız gerekiyor. Çünkü bunlar İslam ümmetini “din” ile
kandırıyor? Kutsallarımızı kullanarak "tezvir" ile
kandırıyor?
Adları, sıfatları, konumları her ne olursa olsun, geçmişte,
günümüzde ve gelecekte, Allah’ı ve Resulünü incitenleri bizler de
lanetliyoruz...
…
İKİ: Biz Yemen’de yaşanan katliamlar
karşısında fıtrat ve vicdanların öfkesi ile sesimizi yükselttik. İlk başta
“insan” oluşumuz bunu gerektiriyordu.
Tüm bu katliamlara tanık olan
bir yürek nasıl sessiz ve tepkisiz kalabilirdi? İki aylık bebeklerin üzerine
füze yağdıranlar “mukaddes bir görev yaptıkları” “dini ve vatanı
savundukları” ileri sürülerek takdir ve taltif görürken, bizler de “bu
bebeklerin suçu neydi?” diye sorduk..!
İslami vicdan ve adalet neyi
gerektiriyordu? Zulme, ihanete, işbirliğine karşı mazlumlardan, haktan yana
olmak neyi gerektiriyordu?
Bugün Husi kardeşlerimiz kime karşı savaşıyor?
Hangi adil ve meşru düzene karşı? Adil ve meşru olan Yemen rejimi mi? Suud
rejimi mi? Amerika’nın bölgedeki jandarmalığını ve emir erliğini yapanlar meşru
otorite mi oldular?
Beyaz Saray’dan aldıkları talimat ve destekle masum
ve savunmasız insanları kana bulayanlar eğer yanlarında “Müslüman” diye
bilinen kişileri bulabiliyorsa, Suud ve Yemen rejimlerinin katliamlarına
gözlerini yumup bu zalim ve kan içici zalimlere karşı direnenleri suçlama yoluna
gidiyorsa, buna ne demeli?
Hani Amerika’nın bölgedeki sulta ve
hegemonyasına karşı mazlumlarla, halklarla birlikte olacaktık?
Hani,
emperyalizmin İslam dünyasındaki senaryolarına, komplolarına karşı direnenlerle
birlikte olacaktık?
Suud ve Yemen zalimleriyle ve onların uluslar arası
patronlarıyla yan yana gelmek, onların duyduğu endişeleri paylaşmak utanç ve
zillet değil mi?
Amerika, Filistin’deki İslami direnişi ezmek için Hüsnü
Mübarek’leri, Mahmud Abbas’ları, Muhammed Dahlan’ları görevlendirirken, Keyt
Dayton gibi generalleri onların başına komutan olarak tayin ederken, Hüsnü
Mübarek’lerle, Mahmud Abbas’larla, Dahlan’larla yan yana mı
düşecektik..?
Peki Allah için, Yemen diktatörünün, Suud kralının
bunlardan ne farkı var?
Çeçenistan'da despot, fasık, facir Kadirov
yönetimi büyük büyük camiler yaptırmaya, sözde ülkede İslam'ın hükümlerine
uygulamaya başladı ya, var mı bundan daha iyisi? Daha ne istiyorsunuz? Alın size
müslüman bir lider, sakalı da var, takkesi de. Hem tekkelere gidip zikir çeken
bir sofi o. Bundan iyisini mi bulacaksınız..?!!
Nasıl oldu de böylesi
aşağılık birisi, içimizden bazılarımızın arasında hürmet görmeye başladı? Nasıl
oldu da, bu hain zorbaya karşı direnenler "suçlu" ilan edilmeye başlandı?
Ne oldu da, anlı secde görenler, Kadirov'un ellerini öpmek için sıraya
girdi?
Eğer Emevi diktatörü Abdulmelik bin Mervan'ın despotluğunu
alkışlayan, onu saygı ve hürmetle anan, "birlik ve düzeni sağladı"
diyerek onu hayırla yad edenleri bilmezsek, bugün Kadirov denen zalimin
aldatma ve kandırma operasyonlarının ne anlama geldiğini
anlayamayız...
Bocalayıp duruyoruz işte...
....
Bazı
dostlarla Yemen'deki gelişmeleri konuştuğumuzda “bilmediğimiz bazı şeyler
olabilir?” diyerek Husilere karşı sürdürülen savaşta başka hesap ve
planların olabileceği imasında bulunuyor. Bundan öte, doğrudan Husileri
"savaşın asıl suçlusu” olarak nitelendirenler de var..!
Gelin hep
birlikte Husileri yargılayayım; peki hangi usule göre? Yemen diktatörünün ya da
Suud kralının iddialarına göre mi, yoksa İslam Hukuku’nun ortaya koyduğu usül ve
kıstaslara göre mi?
Yani şimdi biz, İslami muhakeme usullerine riayet
ederek mi hareket ediyoruz?
Bizim Şeriatımız Resulüllah’ın Şeriatı mıdır,
yoksa Haccac’ın, Mervan’ın Abdulmelik’in Şeriatı mı?
...
Birileri
bu savaşın bir "kardeş savaşı" ve "mezhep savaşı" gibi sunmaya çalışarak,
müslümanları "mezhebi açıdan" konuşlandırmaya, bunun bir "fitne" olduğunu
söyleyerek böylesi bir "fitne"den uzak durmaya çağırıyor.
Bu sözler her
nedense 8 yıl süren İran-Irak savaşında hep dile getirilmişti. Baas tecavüzü ve
katliamlarını örtmek, saldırgan tarafı gizlemek için başvurulan bir yöntemdi.
Tamam Saddam ve baasçılar "müslüman"dı, Peki o zaman niçin sorulmadı, "Ey
Saddam, Müslüman kardeşlerine füzelerle, bombalarla niçin saldırdın?" diye.
Niçin sorulmadı; "savunmasız insanların üzerine kimyasal bombaları niçin
döktün..?"
Bu soruyu sormak bir kenara, Saddam'ın çağrısıyla Bağdat'ta
koşan "ulema kılıklı hainler" Saddam'ın İslam ve müslümanlar için savaştığı,
bütün dünya müslümanlarının Saddam'ın etrafında kenetlenmesi gerektiği, eğer
Saddam yenilecek olursa Fars ve mecusi imparatorluğunun Arap dünyasında egemen
olacağı yönünde bildiriler yayınladılar...
Aradan geçen onca yıl sonra
benzer ifadeleri yine günümüzün bazı "ulema kılıklı"larından duyuyoruz; onlar
Yemen ve Suud rejimine çağrıda bulunarak Husilerin işini tez bitirmelerini
istiyor, bazıları da "hala daha Husilerin işi niye bitmedi?" diye hayıflanıp
duruyorlar...
Eğer bu savaş bir "kardeş savaşı" ise, kardeş savaşının
bitmesini, "kardeş kanı"nı dökülmemesini istemek ve ummak böyle mi
olur?
Bu savaşın bir "fitne" olduğunu söyleyenler, bu Yemen rejiminin,
Suud rejiminin bizatihi kendisinin "fitne" olduğunu bilmiyorlar mı, kabul
etmiyorlar mı?
Muhammed Dahlan ve çetesi Amerika, İsrail, Mısır ve
Ürdün'den aldığı destekle Gazze'de Hamas hareketine ve kadrolarına karşı büyük
ihanetler gerçekleştirirken, camilere saldırıp alimleri şehid ederken,
mücahidleri kurşun yağmuruna tutarken de birileri yine "kardeş savaşı" diyor ve
çatışmaların adını "fitne" olarak koyuyordu.. Dahlan ve çetesi Fitne'nin kendisi
iken, Hamas'a kardeş savaşını sürdürme suçlaması yapılıyordu...
Dahlan'ın
pazularını ovuşturan, eline cebine para koyan, eline silah tutuşturan, kiralık
katillerini eğiten kimdi? Ya da Suud ve Yemen diktatörlerinin pazularını
ovuşturan, eline silah tutuşturan, katillerini eğiten kim?
Dahlan çetesi
kendilerinin "İran silahı" ile vurulduğunu, Hamas'ın da "İran'ın Filistin'deki
ajanları" olduğunu söyledi sürekli olarak. Gazze'de kaçırdığı Hamas mensuplarına
işkence ettirirken de bunu söyletiyordu...
Bu kez de İran'ın Husileri
silahlandırdığı ileri sürülüyor. Eğer husiler haksızlık ve batıl üzere
savaşıyorlarsa ve İran da bunlara silah sağlıyorsa, İran "zalim" ve "mücrim"dir.
Yok eğer Husiler savaşlarında haklı ise, haklı bir savaşı desteklemek niçin
"suç" olsun..?
Ya da gidip fosfor bombalarıyla yanıp küle dönen
bebeklerin yanına giderek kulaklarına şunu soralım: "senin mezhebin neydi,
söyler misin..?"
Eğer ortada bir zalim varsa onun hangi mezhepten
olduğuna bakılmaz, ortada bir mazlum varsa onun hangi mezhepten, hatta hangi
dinden olduğu sorulmaz...
Nitekim Husilerin başına bomba yağdıran Ali
Abdullah Salih'in kendisi de bir Husi değil mi? O halde bu savaş, "Zeydi'lerin
kendi arasındaki bir iktidar savaşı" mı?
O zaman başkaları da gelip bize
"ümmetçiliğimiz bu muydu; ümmet bilinci ve sorumluluğu buraya kadar mıydı? Hani
müslümanlar sevinçte ve tasada bir vücudun azaları gibiydi" diye
sorar...
Filistin işgal altında. Irak işgal altında, Afganistan,
Kafkasya, Keşmir işgal altında. Kan gölüne dönen beldelerimize yöneldiğimizde
oradaki kardeşlerimizin mezheplerine göre ayrım mı yaparız..? "Çeçenlerin
mezhebi şu, Filistinlinin mezhebi şu, Keşmirli'nin mezhebi şu" diye tasnif mi
yaparız..?
...
Değerli Kayaduman kardeşim,
Bahis açıldığı
için konuyu uzatma durumunda kaldım..
Haddimi aştıysam ve batıla
bulaştıysam eğer, Ğafuru'r Rahim olan Rabbimden bağışlanma diliyorum.
Tüm
bunlara tanık olduktan sonra, ben de yüzyıllar gerisine giderek, “Allahuekber”
diye haykırıp da Peygamber evladını kana bulayanların daha sonra da Peygamber
kızı Zeyneb’in hicabını üzerinden alanların karşısında Hz. Zeyneb’in şu
feryadını duyuyorum sadece:
“Va İslama..! Va Muhammeda..!”
Gör
yâ Resulallah! İslam'ın başına ne geldi böyle..?