
"Ayetullah Muntezeri Üzerinden 'Kanlı Gömlek' Provoları” başlıklı
yazımızla ilgili gelen tepki ve yorumların bazıları, şahsımızla ilgili hakaret
ve suçlamaları yansıtsa da, aslında gerçekler üzerini örten küllerin daha bir
savrulmasına fırsat ve imkan sağladığı için duyduğum memnuniyeti ifade etmek
isterim.
Ayrıca İslam İnkılabı’nın ilke, değer ve şiarlarını savunma
amaçlı yazdığımız yazıya karşılık, gösterilen tamamen önyargılı, temelsiz ve
düzeysiz suçlamaların kendini “devrim savunuculuğu” şeklinde sunması da doğrusu
tam bir ironi. Yani bizler, birilerine göre “devrim” değil de “devlet”
savunuculuğu yapıyormuşuz; su kardeşler ise “devrim”i
savunuyorlarmış.
Türkiye’deki “Ergenekon” ve “derin devlet”
söylemlerinden uyarlama yapılarak, İran’da da derin bir devletin olduğu ve bu
devletin gerçek devrimi bloke ve tasfiye ettiği ileri sürülerek, İslam İnkılabı
Rehberliği, "Velayet-i Fakih" makamı ve inkılabın koruyucu güçlerine yönelik
“yıpratma savaşı” var hızıyla sürdürülebiliyor.
Bu durum yeni değil;
yıllardan beri bu savaş nakış nakış dokunmaya çalışıldı. İran’daki
cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrası gelişmeler ve ardından Ayetullah
Muntezeri’nin vefatı bu savaşta bir sıçramaya yol açtı; öyle ki birileri
açısından “velayet-i fakih makamı”nı savunuyor olmak “hahamları ilahlar
edinmekle” eş anlamlı hale getirilebildi.
Birileri nedense bizler için
“sloganik” ifadesini kullanmakta pek ısrarlılar. Bunun anlamı, ilmi, mantıki bir
temeli olmaksızın, sadece duygulara, heyecanlara dayalı söylem ortaya koymak.
Yani ilkesiz, dayanıksız bir gürültü.
İtiraz edenler ise, hangi ilmi
temele, hangi ilke ve usule göre bu iddialarını öne sürüyorlar, bunu bilmesek
de, yine bunu kendilerinin ilme seviye ve birikimlerine bırakarak ileri sürülen
iddialara karşılık belki yine “sloganik” de olsa cevap verme ihtiyacını
duyuyoruz.
VELAYET-İ FAKİH
Bize yönelik suçlamalarda bulunanlardan
biri Selahaddin ağabeyin yazısının altına yazdığı yorumunda şöyle bir ifade
kullanıyor:
"Onlar Velayeti Fakihlerini Rabler edinmiştir" İlahi tehditi
algılayabilenlere ithaf ile,
Şimdi böyle bir yorum yazıldığında ilmi,
mantıki olabiliyor öyle mi?
Bu arkadaş Kur’an-ı Kerim okuduğuna ve
Kur’an’daki “(Yahudiler) Allah'ı bırakıp hahamlarını; (hıristiyanlar) da
rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih'i (İsa'yı) rabler edindiler. Halbuki onlara
ancak tek ilaha kulluk etmeleri emrolundu. O'ndan başka tanrı yoktur. O,
bunların ortak koştukları şeylerden uzaktır” (Tevbe 31)ayetine gönderme
yaptığına göre, bizler gibi “Velayet-i Fakih” savunucularını, yahudilerin
hahamları, hristiyanların da rahipleri kendilerine “Rabb” ittihaz edinmekle
nitelendiriyor…
Bu ayet-i Kerime’nin delalet ettiği anlamı Hz. Resulüllah
(s.a.v)’in şu hadislerinde öğreniyoruz:
"Haham ve rahibler kendilerine
uyanlara helâli haram, haramı da helâl kıldılar, insanlar onlara uydular. Yahudi
ve Hristiyanların haham ve Rahibleri Rabb edinmeleri ve onlara ibadet etmeleri
işte bu şekilde olmuştur."
O halde, "Velayet-i Fakih" makamında bulunan
kişi, helalleri haram, haramları helal kılıyor ve birileri de ona ittiba ve
itaat ederek onu kendisine “Rabb” ittihaz edinmiş, büyük bir şirk ve zulme
bulaşmış oluyor…
Acaba hem "Velayet-i fakih" makamına, hem de onu
destekleyip savunanlara bundan daha büyük bir bühtan olabilir miydi? Bu mudur
Kur’an bilgisi? Bu mudur "sahih sünnet anlayışı?" Bu mudur “Kur’an
Müslümanlığı…?”
Bunun manası, “mızrakların ucuna Kur’an takmak”tan başka
bir şey değildir? Kur’an’ı araçsallaştırmaktan başka ne anlama gelir bu? Kur’an
bizi böyle mi hidayet ediyor, böyle mi Kur’an’ı kendimize rehber
ediniyoruz?
Öyleyse;
“Sana bu ilim geldikten sonra seninle bu
konuda çekişenlere de ki: Geliniz, sizler ve bizler de dahil olmak üzere, siz
kendi çocuklarınızı biz de kendi çocuklarımızı, siz kendi kadınlarınızı, biz de
kendi kadınlarımızı çağıralım, sonra da dua edelim de Allah'tan yalancılar
üzerine lanet dileyelim.” (Al-i İmran 61)
Mübahele ayeti olarak bilinen
bu ayeti hatırlattıktan sonra, böyle bir iddiayı ileri süren kişiyi/kişileri
“mübahele”ye davet ediyor ve diyorum ki;
Eğer "Velayet-i Fakih" makamında
bulunan kişi, Allah’ın helallerini haram, haramlarını da helal kılıyorsa ve
birileri de onu bu halde kendilerine Rabb ittihaz ediniyorsa, Allah’ın ve tüm
lanet edicilerin laneti onların üzerine olsun; Eğer böyle değil de, onlara karşı
haksızca bir bühtan varsa, Allah’ın ve tüm lanet edicilerin laneti onun üzerine
olsun…
Velayet-i Fakih, “adil, muttaki, fakih, müdir ve müdebbir” bir
liderin yönetimi demektir. Bu konumda kimi görürseniz görün, bu makama kimi
oturtursanız oturtun, sonuçta İslam Ümmeti için böyle bir lider, Kur’an’da ve
Sünnet’te öngörülmüş liderdir; aksi ise, ya “ateşe çağıran önderler”dir, ya da
“zalim, fasık, facir, müstebid” güçlerdir.
Eğer böyle bir iddiayı ileri
sürenler kendilerine her kimiı lider/rehber ittihaz edinmişlerse, onları
tanıtsınlar da, ne kadar “adil, muttaki, alim, müdir ve müdebbir” olduklarını
öğrenmiş olalım.
Şu bir gerçek ki, hayatlarında “hidayet rehberi”
olmayanlar, bir hidayet rehberine tabi olmayanlar, sonuçta "hevalarını
kendilerine ilah edinmek"ten başka bir şey yapmış olmayacaklardır.
Bizler Kur’an’ın ve Hz. Resulüllah’ın buyruğu üzere; “adil, muttaki,
fakih, müdir ve müdebbir” bir lidere ittiba ve iktida etmeyi kendimize Şer’i bir
görev biliyoruz. Bu ister Hamenei olsun, ister bir başkası. Önemli olan bu vasıf
ve liyakatta olmasıdır.
KUR’AN HİDAYET REHBERLİĞİNİ NASIL
TANIMLIYOR
“Bu (Kur'an), insanlar için basiret (nuruyla Allah'a yönelten
ayet)lerdir, kesin bilgiyle inanan bir kavim için bir hidayet ve bir rahmettir”
(Casiye 20)
“Şüphesiz ki sen doğru bir yola iletiyorsun” (Şura
42)
“İman eden (adam) dedi ki: 'Ey Kavmim, siz bana tabi olun, ben sizi
doğru yola iletip-yönelteyim.'” (Mü’min 38)
“Musa'ya da kitap verdik ve
beni bırakıp başkasını vekil edinmeyiniz diye onu İsrail oğulları için bir
hidayet rehberi kıldık.” (İsra 2)
“Ve onları, kendi emrimizle hidayete
yönelten önderler kıldık” (Enbiya 73)
“Ve onların içinden, sabrettikleri
zaman emrimizle doğru yola iletip-yönelten önderler kıldık; onlar bizim
ayetlerimize kesin bilgiyle inanıyorlardı.” (Secde 24)
“Onları,
(insanları) ateşe çağıran önderler kıldık. Kıyamet günü onlar yardım
görmeyeceklerdir.” (Kasas 41)
Bu ayetler ışığında kısaca üç temel ilkeyi
benimsiyoruz:
1- Allah’ın peygamberlere gönderdiği kitaplar ve Kur’an-ı
Kerim bir hidayet rehberidir:
“Şüphesiz, bu Kur'an, en doğru yola iletir
ve salih amellerde bulunan mü'minlere, onlar için gerçekten büyük bir ecir
olduğunu müjde verir.” (İsra 9)
2- Allah’ın peygamberleri bir hidayet
rehberidir:
“De ki: 'Allah'a itaat edin, Resûl’e itaat edin.” (Nur
54)
3- Kıyamet gününe kadar her zaman ve toplum için bir hidayet rehberi
olacaktır:
“Sen bir uyarıcıdan başka bir şey değilsin ve her kavim için
bir hidayetçi vardır.” (Ra’d 7)
“İnsanlardan öyleleri vardır ki, hiç bir
bilgiye dayanmadan, bir yol gösterici ve aydınlatıcı bir kitap olmadan Allah
hakkında mücadele edip durur.” (Lokman 20)
“Ey iman edenler, Allah'a
itaat edin; elçiye itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de” (Nisa
59)
Bu ayetler ışığında mümin kişinin bir birinden ayıramayacağı üç
rehberi vardır ve kulluğunu bunlara ittiba ederek ikame eder.
SIRAT-I
MUSTAKİM
“Kim Allah'a ve Resul'e itaat ederse işte onlar, Allah'ın
kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddikler, şehidler ve salih
kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır” (Nisa 69)
Rabbimiz
Fatiha süresindeki “bizi nimet verdiklerinin yoluna ilet” ayet ile, Sırat-ı
Mustakim üzere olmak için “peygamberler, sıdıklar, şehidler ve salihlerin yolunu
izleyin, kulluğunuzu bu yol üzere yapın” buyurmaktadır. Peygamberlerin,
sıddıkların, şehidlerin Salihlerin yolunu tanıyın ki, onlara ittiba ve iktida
edebilesiniz.
Peygamberleri ve peygamberimiz Hz. Resul-i Ekrem (s.a.v)i
biliyoruz; peki yollarından gittiğimiz sıdıklar, salihler ve şehidler
kimlerdir?
VELAYET-İ FAKİH’E KARŞI OLMAK
İran’da veya dünyanın bir
başka ülkesinde birilerinin "Velayet-i Fakih"i kabul etmemesi, onu ne dinden
çıkartır, ne de İslam davasından. Velayet-i Fakih’i kabul etmek ve ona uymak bir
akaid “Usulu’d din” esası değildir. Bizler "Velayet-i Fakih"i kabul etsin veya
etmesin, İslam davasına müdrik her bir Müslüman kardeşimizle, "İslami vahdet"
ilke ve kurallarına uygun olarak birlikte hareket etmeyi kendimize Şer’i bir
vazife biliyoruz. Nitekim sözlerimizden öte, amellerimiz, söylemlerimiz,
çabalarımız bunu ortaya koymaktadır.
Şehid İmam Hasan el Benna’nın
buyurduğu “ittifak ettiğimiz hususlarda birlikte hareket edelim; ihtilaf
ettiğimiz hususlarda ise birbirimizi mazur görelim” şeklindeki ölçüsünü
kendimize hayat düsturu edindik. Nitekim "Velayet-i Fakih" makamının da bütün
Müslümanlardan istediği ve beklediği budur.
Bizim itiraz ettiğimiz,
"Velayet-i Fakih" makamına karşı gösterilen saygısızlık, ileri sürülen bühtan,
atılan iftira ve gerçek dışı suçlamalardır. Bir önceki yazımızda esasta
vurgulamaya çalıştığımız nokta da burasıdır. Eğer bunun aksine bir anlaşılmaya
sebebiyet verdiysek bu bizim ifade kusurumuzdur. Ancak bu makama karşı yapılan
saygısızlığı ve bühtanları da hoş karşılamamızı kimse beklemesin. Kimsenin
hürmetlerini çiğnemeyiz, kimseye de hürmetlerimizi
çiğnettirmeyiz...
DEVLET VE DEVRİM
Birileri ısrarla, artık ne
anlama geliyorsa, “biz devletten değil devrimden yanayız” diyorlar. Başta
Rehberlik makamı olmak üzere, onunla birlikte olanları “devlet” kategorisine
koyup buna muhalefet edenleri de “devrim” kategorisinde
tanımlıyorlar…
Bilerek ya da bilmeyerek, acaba bundan daha büyük
yanıltmaca (tezvir) olabilir mi?
İran’daki son cumhurbaşkanlığı
seçimleriyle birlikte, bir “muhalefet” kavramı sıkça kullanılır oldu; muhalefet
denilince de “Yeşil Akım” ve bu akımın lideri olarak sunulan Mir Hüseyin Musevi.
Ne yazık ki, Ayetullah Muntezeri de seçim sonrası süreçte beyan ve tutumuyla bu
akımın arkasında duruyordu…
Biz daha önce, Mir Hüseyin Musevi ve onunla
birlikte zikredilen “yeşil akım” ile ilgili bazı değerlendirmelerde bulunmuştuk.
Bazı tekrarlar yapma durumunda kalacağız.
Mir Hüseyin Musevi, inkılapçı
Müslümanları hayal kırıklığına uğratan bir söylemle İran’da çirkin bir çığırın
sökün etmesine öncülük etmişti. O, seçim konuşmaları sırasında, “bizim için
öncelikli olan ne Lübnan, ne de Gazze’dir, bizim önceliğimiz İran’dır” diyerek,
hem İmam Humeyni’nin Hizbullah ve Filistin İslami direnişine verdiği önem ve
önceliği çiğnemiş, hem de, yine “muhalefet” adı altında Kudüs Günü’nde
düzenlenen bir protesto gösterisinde “Ne Lübnan ne Gazze” gibi tamamiyle
karşı-devrimci olan sloganların atılmasının önünü açmıştı…
Mir Huseyin
Musevi ister kendisini bloke eden ve yönlendirenlerin etkisiyle, isterse kendi
kişisel hırs ve gafletiyle açtığı bu kötü çığırın önüne geçemediği gibi,
muhalefetin yerleşik sloganı ve tavrı haline gelmesine fırsat
vermiştir.
Eğer Musevi ve destekçileri gerçekten “devrim”i kendilerine
esas alıp ona göre siyaset ve söylem geliştirmiş olsalardı, herkesten önce
kendilerinin “ne Lübnan ne Gazze” diyenlerin ağzının payını vermeleri gerekmez
miydi?
Bugün İran’da Rehber Hamenei’ye karşı oluşturulan muhalefetin
temel sebeplerinden biri, bedeli her ne olursa olsun, Hizbullah, Hamas ve İslami
Cihad hareketlerinin desteklenmesi olurken, Rehberin temsil ettiği taraf
“devlet” ama “ne Lübnan ne Gazze” diyenlerin temsil ettiği taraf “devrim” oluyor
öyle mi?
Mir Hüseyin Musevi, yine seçim konuşmaları sırasında, kendini
dinleyenlerden birinin elinde olan Filistin bayrağına karşı “indirin o bayrağı”
diyebilme cüretini gösterebilmiştir. Bu ne gaflettir böyle. Acaba kendisini İmam
Humeyni’nin çizgisinde gösteren Musevi, böyle söz ve tavırlarıyla her şeyden
önce İmam Humeyni’nin çizgisini ve devrimin temel ideallerini çiğnemiş olmuyor
muydu..?
Siyonist rejim şeflerinin, Amerika’dan Batı ülkelerine kadar,
İslam Cumhuriyeti’nin yıkılmasını gözleyenlerin ve bunun için yıllardır çalışıp
duran küresel emperyalistlerin gözdesi ve umudu haline gelen bir “muhalefet”
hareketi nasıl oluyor da, “devrimci misyon”uifade edebiliyor? Acaba bu küresel
emperyalistler ve siyonistler, inkılabın yeminli düşmanları ve Şah Pehlevi’nin
oğlu ne zamandan beri İran’da “devrimci bir çizgi”nin arkasında durur
oldular?
İmam Humeyni’nin yolunu, ideallerini ve mücadelesini kendileri
için sürekli en büyük tehdit ve tehlike olarak algılayanlar, nasıl oldu da İmam
Humeyni’nin yoluna bağlı olduğunu söyleyen birilerine “ha gayret, arkandayız”
deme durumuna geldiler..?
Zor değil, haydi İslam Cumhuriyeti ve İslam
inkılabının bölgesel ve uluslar arası düşmanlarının, İran’da yaşanan hadiselerle
ilgili yaptığı açıklamalara, aldığı tavırlara bi bakalım; siyonistlerin,
Amerika’nın, Batı’nın, İslam Cumhuriyeti’ne karşı sayısız cinayetler işlemiş
terör odaklarının, İran’daki “muhalefet” ile ilgili yaptığı tüm açıklamaları alt
alta koyalım; bakalım ortaya ne çıkacak?
Peki Mir Hüseyin Musevi’nin
kendisi veya onun avamdan ve havastan destekçileri, bu küresel emperyalistleri
ve Siyonistleri “meyus” eden bir açıklaması ve çıkışı oldu mu şimdiye
kadar?
“Benim sözüm yanlış anlaşıldı, yanlış yerlere çekiliyor. Lübnan ve
Filistin’deki direniş her zaman için bizim arkasında olduğumuz bir mücadeledir.
Filistin bütünüyle özgürleşinceye kadar da direnişin yanında ve arkasında
olacağız. Zira bu İmam Humeyni’den bize kalan bir mirastır” gibi ABD ve İsrail’i
meyus eden bir açıklaması oldu mu?
İran’da yapılan protesto gösterileri,
Ahmedinejad yönetimine karşı bir muhalefet mi, yoksa İslam Cumhuriyeti’ne, İmam
Humeyni’nin ideallerine ve rehberlik makamına karşı bir sabotaj
mı?
Tahran üniversitesinde İmam Humeyni’nin resmini yırtan eylemler oldu.
Bazıları dedi ki, bu İmam Humeyni’nin resmi değil de, Rehber Hamenei’nin resmi
idi. İkincisi olsun. İslam İnkılabı Rehberi Mir Hüseyin Musevi’nin şahsına ve
şahsiyetine karşı nasıl bir dil kullandı da, sözde onun taraftarlığını
yapanların İslam İnkılabı rehberine karşı yapılan bu küstahça saldırılar
karşısında, “böyle bir şey yapanlar, o tür sözleri sarfedenler bizim
taraftarımız olamaz, eğer birileri böyle yapıyorsa, biz onlardan beriyiz” deme
olgunluğunu gösterebildi…?
Mir Hüseyin Musevi, Ayetullah Muntezeri’nin
vefatı dolayısıyla bir gün “yas” ilan ettiğini açıklamıştı. Ardandan Kum’da
Ayetullah Muntezeri’nin cenazesini fırsat bilen fasid bir grup İslam inkılabı
rehberi aleyhinde çirkince sloganlar atabildiler. Peki Sayın Musevi, bu
sloganları atanlara karşı nasıl bir tavır takındı?
Halbuki İslam İnkılabı
Rehberi, Ayetullah Muntezeri’nin vefatından sonra yayınladığı taziye mesajında,
geçmişte yaşanan tüm sıkıntılara rağmen onu hayırla yad etmişti.
Sayın
Mir Hüseyin Musevi’ye tekrar tekrar çağrıda bulunuldu; bu çağrıyı yapanlar,
hükümet kanadından değildi sadece. İslam inkılabı düşmanlarından, nizamın
düşmanlarından teberri etmesi, onlardan arasını kesin çizgilerle ayırması
istendi; peki o ne yaptı? “durun bi dakika! ne ben sizdenim ne de siz
bendensiniz” mı dedi?
Yine Tahran’da öğrenci olaylarının olduğu 10 yıl
öncesinde, “muhalefet” lideri gibi ortaya çıkan Abdullah Nuri adlı bir siyasetçi
vardı. Eski içişleri bakanı ve bir molla idi. Bu kişi de İmam Humeyni’nin
zamanında “etkin devrimci”lerden biri idi. Ama o da, Mir Hüseyin Musevi’nin
sözlerinin bir başka versiyonunu dillendirerek “Araplar İsrail ile barış
yapmışken biz niye onlardan ileri düşüyoruz ki!” diyerek günümüzdeki Enver
Sedat, Hüsnü Mübarek, Mahmud Abbas'ların politik çizgisine parelel düşen bir
söylem ortaya koyunca büyük bir tepkiyle karşılaşmıştı.
Ben o zaman
cezaevinden "devrimci olmak kolaydır ama devrimci kalmak zor" başlıklı bir yazı
yazıp Selam gazetesine göndermiştim.
Birilerinin vaktiyle "devrimci
mücadele"de yer alması, onun her zaman için “devrimci” olarak kalması anlamına
gelmiyordu.
Bir hadis-i şerifte şöyle buyruluyor:
“Kıyamet günü
hesaplar görüldükten sonra cehennem zebanileri bir grubu ateşe doğru götürürken
Resulüllah onları görür ve şöyle der: “bunlar benim ashabım” melekler de şöyle
cevap verir: “Evet ey Allah’ın Resulü, bunlar senin ashabın, ama sen bunların
senden sonra neler yaptığını bilmiyorsun?”
Musevi, İslam İnkılabı’na
bağlılık bir kenara, ne yazık ki fasid bir grupun elinde insani erdemlerini de
yitiren bir kuklaya dönüştü.
İmam Humeyni, “ben yaşadıkça bu inkılabın
namahremlerin eline geçmesine asla fırsat vermeyeceğim” diyordu. Acaba, Mir
Huseyin Musevi’nin başını çektiği böylesi bir muhalefet, İslam cumhuriyeti’nin
yönetimini ele almış olsaydı, bu inkılab “namahrem”lerin eline düşmeyecek
miydi?
“Devlet” değil, “devrim” diyen sizler, sizin “devrim”den
anladığınız bu mu? Böyle bir “devrim” mi istiyorsunuz? Yarın Gazze için
yapılacak bir eyleme gitmeden önce “Gazze bizim önceliğimiz değil” diyerek geri
mi duracaksınız? Halbuki Rehberlik makamı da, "Filistin davası ümmetin
eksenidir; hir maslümanın Gazzei'yi savunmak için elinden gelen her şeyi yapması
vaciptir. Bu uğurda ölenler Bedir ve Uhud şehidleri ile birlikte kabul
olacaktır" demişti..?
Eğer İslam Cumhuriyeti nizamı ve rehberlik makamı
İslam Ümmeti’ne, Kudüs’e, Filistin’e sırtını dönecek olursa, sizinle birlikte
biz de, “batsın böyle bir nizam, batsın böyle rehberlik” deriz.
Daha
geçtiğimiz haftalarda Hamas hareketi lideri Halid Meşal Tahran’a yaptığı
ziyarette Rehber ile görüşmesi sırasında, Rehberlik makamı ve İslam
Cumhuriyeti’nin Filistin direnişinin zaferinde ne büyük bir payı olduğunu bir
kez daha dile getirdi. Aynı ifadeleri Gazze zaferinin hemen ardından Tahran’a
gittiğinde yine ifade etmişti. Siz Hamas ve İslami Cihad liderlerinin Rehberin
karşısında gözlerinin nasıl ışıldadığını gördünüz mü hiç?
Yine siz, bu
direniş liderlerinin Mir Hüseyin Musevi’nin açıklamalarından ne kadar
incindiğini biliyor musunuz?
Size göre kim "direniş"in yanında? Direniş
kimden güç ve destek alıyor? Yoksa, bu direniş "Yeşil Akım"dan bir umut mu
besliyor?
İslam inkılabı rehberinin üç kırmızı çizgisi vardır; “İmam
Humeyni’nin çizgisi, Ümmet ve Vahdet, emperyalizm ve siyonizme karşı direniş”
İnkılab rehberinde bu üç çizgiden birinin ihlal edildiğine tanık olursanız,
varın her şeyi söyleyin...
Hz. Ali'nin buyurduğu gibi, "hakkı tanıyın ki
hak ehlini tanımış olursunuz."
Önemli olan kişiler, isimler, makamlar,
ünvanlar değildir: her kim hakkın yanında ve hak üzere hareket ediyorsa, onun
yanında olalım; her kim hakkı ihlal ediyor ve haktan sapıyorsa onun karşısında
duralım...
Önyargılarımız ve buğzlarımız, bizi haksızlığa ve
adaletsizliğe sevketmesin...
Rahmetli İmam der ki; "kendileri yukarılara
çıkamayanlar, yukarıdakileri aşağı çekerler"
İnşallah bizler böyle
olanlardan değilizdir....