
Kendimize hayat olarak tanıdığımız bu kısa ömür, kıvrılan yol boylarında akıp gidiyor... Önümüze çıkabilecek sürprizlere hazırlıksız yakalanırız hep... Çünkü hiç kimse kendi hayatını zevkine göre düzenleme şansına sahip olamıyor,. Çok hızlı yaşıyoruz, her saniye farklı hadiselere tanık oluyor... Ağlamaya fırsat bulamamışken gülüyor, gülmeye fırsat bulamamışken ağlıyoruz. Objektiflere poz verirken de hep saklı tutarız gerçek yüzümüzü, fotoğrafçının (gülümseyin) uyarısıyla yüzümüze yansıyan tebessüm bile gerçekçi olamıyor... İnsanoğlu olarak çaresiz, yılgın ve yalnız olarak sürdürmeye gayret ediyoruz yaşamımızı Oysa bize yakın ne çok dostlarımız var kim bilir. Fakat bunları fark edemiyoruz bir türlü,,, Kimseye anlatmadığımız gibi, başkasını da dinleme gibi bir alışkanlığımız olmadı ne yazık ki... Birileri hararetle bir şeyler anlatıyor. Belli ki çok önemli... Fakat aklımız hep başka yerlerde. "Beni dinlemiyormuşsun" uyarısıyla ani bir şaşkınlık belirlenir yüzümüzde. Kulağım sende. Eee sonra? Hazır bir cevapla geçiştiriyoruz... Sohbetin en koyu anında ısrarla telefon sesi karışıyor. Dalgınlığımızla beraber titreyen elimiz uzanıyor ahizeye. Telefonun diğer ucundaki bir yakınımız ise, o an kendiliğinden mazeretler dökülüyor dilimizden. "İşlerim yoğun, şehir dışındaydım, hastamız vardı, kaç kez niyet ettik fakat nasip olmadı bir türlü, gelemedik..." Bugün, yarın arayalım derken, her günü bir sonraki güne erteliyoruz. Bir bakmışsınız ki günler aylara, aylar yıllara dönüşmüş. Yitirdiğimiz nice zamanlar, heba ettiğimiz koca bir ömür, bir ömre feda ettiğimiz güzel dostlarımız, akrabalarımız ve sevdiklerimiz....
Her gün güneşin doğudan doğduğu, yeni umutları, yeni fırsatları ve yeni yüzleri getirdiğini bile bile yine de güne karamsar bakmayla başlıyoruz. Yorgun bir günün batımında akşama emanet ederken yorgun bedenimizi, gece yalnızlığımızla baş başa kalacağımızın korkusu sarıyor bütün benliğimizi, savunmasız... Birçoklarının aşklarını, hüzünlerini, gözyaşlarını, ihanetlerini, kalleşliğini ve de dualarını yüklenip, son nefesimizi vermeye hazırlanıyoruz. varacağımız yerde sığınacak mazeretlerin kurgusunu tasarlarken, gece ise tüm ihtişamıyla kuşatıyor yalnızlığımızı... Gece, ayıplarımızı, günahlarımızı örtmeye devam ediyor... Kimimiz derin uykulara umarsızca, duyarsızca dalarken, kimisi için sabahsız bir yolculuğun başlangıcı oluyor.
Kum saatinde zamana ayarlı akarken kum taneleri, günbegün tükendiğimizin farkına varsak bile, kaybettiğimiz birçok fırsatı kendimizce bertaraf ederek, çeşitli mazeretlere sığınmaya devam ediyoruz... İşte giderken trafiğe sürekli takılmamız, arabayı kaçırmamız, uykudan uyanamamamız işyerine varırken uydurduğumuz mazeretler değil mi?
İşyerinde aksayan işlerimize ne gibi mazeretler uyduruyoruz? Kimi sefer bilgisayarımız kilitlenmiştir. Kimi sefer çalışma masamızın karıştırıldığı, bulamadığımız evrak için çekmecemizi karıştırırken, yanlış yere koymuş olduğumuzdan bulamadığımızı söyleriz. Eve dönüşümüz bile her gün geçiştirdiğimiz basit mazeretlerle kurgulu. Zor da olsa ev halkını inandırmaya çalışıyoruz... Bir evhanımının pişirdiği yemek beğenilmediği zaman birçok mazeret bulması hiç de zor olmuyor. Suç, ya malzemelerdedir ya tuzunda ya biberinde ya da ocağın arızalı olduğundandır. Kim bilir, belki de o an herhangi birtelevizyon kanalında heyecanı durağa çıkaran, nefes nefese kalarak izledikleri pembe dizinin en ufak bir sahnesinin kaçırmak istemeyişlerindendir...
Bir öğrenci kırdığı derslerine, büyükleri bile hayrete düşürecek kadar ilginç mazeretler bulması mümkün... Bir futbol maçını kaybettiğimizde mazeretimiz hazır. Ya hakem yanlışlıkla penaltı vererek taraf tutmuştur ya rakip oyuncu kasti olarak sert girmiştir. Kendi aramızda oynadığımız maçlarda biz hep en iyi oynayan olmuşuzdur. Kaybettiğimizde ise takım arkadaşımız kötü oynamıştır...
Bir tiyatro oyuncusu unuttuğu repliğini, rol arkadaşının negatif duruşundan etkilendiğini söyleyerek kendini kurtarma çabasında, ya da sahne ışıklarının yetersizliğinden ya da seyircinin çekirdek çıtlatmasıyla dikkati dağılmıştır. İnsanoğlu hayatının içinde tam olarak kendini görmek istemediğinden her şeyin olumsuz yanını başkasına yükleyerek, başarılarının kendisine ait olduğunu zannediyor. Hayat bir film şeridi gibi gözlerimizin önünde geçerken kendimizi izlediğimizin farkına varamıyoruz..
Mazeretlerin arasından kaç kez gidip geldiğimizi bilemiyoruz. O kadar alışıyoruz ki uydurduğumuz mazeretlerimize kendimiz bile inanabiliyoruz. Bizler biz olmaktan çıkıyoruz âdete... İyi veya kötü bir şey söyleyeni kimi zaman dikkatle dinlerken, kimi zaman kendimizi bile unutup, birkaç dakika da olsa nerelere uzandığımızı biz bile hesaplayamıyoruz ve bize anlatılan konunun son sahnesini yakalayarak o ana kadar anlatılanın ne olduğunu anlayamayıp, kendimizce yorumlar katarak olayı farklı şekillendirmeye çalışıyoruz... Bizler çok şey yapıyoruz, kendimizce, kanaatimizce...
İnsan olduğumuzu hatırlayarak kendimizi tanıma imkânını bile kullanamıyoruz. Beytimizin ehli olabilme gibi bir gayret kamçılamıyor her nedense. Bize şahdamardan daha yakın duran varlığın farkına varabilsek, hayatın mazeretsiz, yalansız riyasız daha rahat olduğunu anlamamız için her hangi bir neden bulunmadığını göreceğiz.
Bizler çok şey görüyoruz, biliyoruz, kendimizce, kanaatimizce...