
Bir grup Çeçen mülteci kardeşimizle birlikte kurmuş olduğu İmkander adlı dernek
vasıtasıyla ülkemizdeki Çeçen kardeşlerimize şefkat ve kardeşlik elini uzatmak
için tüm gücünü zorlayarak geceli gündüzlü çaba sarf eden Nuray Canan Bezirgan
bacımızın bir süredir başına gelenleri ibretle izliyoruz...
Yıllar
öncesinde, başörtüsü mücadelesinde karşılaştığı zulüm ve zorbalıklar
zihinlerimizde hala canlı dururken, şimdi de mazlum Çeçen kardeşlerimizin
yardımına koşmak için sergilediği onur dolu çabalarının bedelini ağır
ödüyor.
Çıktığı bir televizyon programında “Atatürk’ü sevmiyorum” dediği
için bırakalım azgın Kemalistleri, neredeyse “Müslüman”lar tarafından bile linç
operasyonuna maruz kalan Nuray bacımız, belki daha çok “İmam Humeyni’yi
seviyorum” dediği için bütün bunlarla karşılaşmıştı…
Eğer o günlerin
arşivleri ne kısaca bakacak olursak ne denli ağır hakaret ve suçlamalarla
karşılaştığını bir kez daha göreceğiz. En başta kullanılan “provakatör”
nitelemesi nerdeyse herkesin dilindeydi. Ancak, sadece küstah Kemalistlerin mi?
Bundan dolayı hayatı kendisine ve ailesine zehir etmeye kalkanlar onlar
mıydı?
Eşi Ömer Bezirgan’ı çalıştığı İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden
atanlar CHP’li belediye yöneticileri miydi? Öyle ya, kendisinin
“provokatör”lükle suçlanacak bir sözü olmadıysa da, Nuray Canan Bezirgan’ın eşi
olması yeterliydi atılması için. Çünkü Reel-Politik amentüsünde bu gibi
“aykırılık”lara geçit verilmeyecek, açlık ve sefalet kapanına atılmak pahasına
da olsa kapılar sonuna kadar böylelerine kapatılacaktı…
Cezaevinden
çıktıktan sonra iş bulabilmek için çalmadığım kapı kalmamıştı. Aynı davadan
yargılanıp cezalandırıldığımız bir arkadaşın İstanbul Belediyesi’nin Ağaç AŞ
kuruluşunda “hükümlü kadrosu”ndan işe girdiğini öğrendiğimde, biz de belki
buralarda bir bulabilir ümidiyle, şimdi hükümet partisinde en etkili
milletvekillerinden biri olan, birlikte nice ortak anıları paylaştığımız “eski
bir dost”umuzun kapısını Meclis’teki kapısını çaldığımızda, “senin ne Belediyede
ne de yan kuruluşlarında bir işe girmen mümkün değil, biz de bu konuda bir şey
yapamayız, çünkü senin adın belli” şeklinde karşılık almıştık. Yasal olarak
“hükümlü kadrosu”ndan işe girmemizde herhangi bir engel olmadığı halde sadece
isimden kaybediyorduk: Kendisine “ister paspasçılık, ister süpürgecilik olsun
fark etmez, bir iş olsun çalışırım” dediğimizde de “YAŞ” kararları dolayısıyla
ordudan atılanların Refah-Yol hükümeti döneminde Belediyelerde istihdam
edilmesinin yol açtığı kriz örnek verilerek, “bir daha böyle krizlere meydan
vermek istemiyoruz” denilmişti...
Onun için Nuray Canan Bezirgan
kardeşimizin eşinin Belediyedeki işine niçin derhal son verildiğini anlamak zor
değil.
Çalışma alanı Çeçen mülteciler olduğu için doğal olarak,
İstanbul’daki Kumkapı yabancılar şubesi sürekli uğrak yeri olmak durumunda.
Zira, ülkemizde bulunan bir avuç Çeçen kardeşimize dünyayı dar etmeyi çok iyi
biliriz biz. Her ne kadar onlar “Biz Türkiyeli kardeşlerimizi her zaman
yanımızda hissettik, Türkiye’yi kendi evimiz gibi biliyoruz” deseler de,
"Rus-Kadirov reel politiği" onların suratına bir şamar gibi inmekte, çoğu kez
kendilerini Kumkapı’daki yabancılar şubesinde bulmaktalar..!
Niçin,
ikametleri olmadığı için, niçin, Türkiye’de yasa dışı bulundukları için, niçin
Rusya ve Kadirov kuklası Türkiye’ye baskı yaptığı için…!
Bir keresinde,
küçük çocuğu trafik kazası geçirdiği için hastanede bulunan bir Çeçen hanım,
oğlu ayakları alçıda olduğu halde, ikameti olmadığı için polis tarafından
hastaneden götürülüp önce Avcılar polis karakolunda üç gün ağır ve onur kırıcı
şartlar altında nasıl bekletildiğine bizzat tanık olmuş, daha sonra Kumkapı’daki
Yabancılar Şübesi’ne götürülen bu hanımın İmkander’in yoğun çabaları ile evine,
çocuğunun yanına dönmesine tanık olmuştuk.
Nuray Canan kardeşimiz hasta
çocuklarıyla birlikte Kumkapı Yabancılar Şübesi’nde tutulan başka bir Çeçen
annenin sorunlarıyla ilgilenmek, çocukların tedavisine yardımcı olmak için Şube
yollarını aşındırırken bu kez “usulüne uygun olarak” bir kuvvet uygulamasıyla
karşılaşıyordu. Zira, onların sürekli şubeye gelip gitmesinden görevlilerin
canları sıkılmıştı…
İyi de, bu hükümet ve ilgili tüm merciler, gayri
meşru işlerden dolayı gözaltına alınıp şubeye götürülen kadınların içinde dört
çocuklu bir Çeçen aileyi uzun zamandır “misafir” etmekten yorulmadılar mı?
"İkameti yok" gerekçesiyle mazlum Çeçen kardeşlerimizin ensesinde solumak
onların vicdanlarını hiç kanatmadı mı..?
Nuray Canan Bezirgan
kardeşimizin suçu Çeçen kardeşlerimizin acılarını dindirmek için koşuşturmak
değil sadece. Kafkasya’da özgürlük mücadelesi veren mücahidleri savunmak Türkiye
Reel-Politiğine uygun düşmediği için başka bir “aykırılık” daha yapmış oluyordu.
Dağlardaki mücahidlerin yanında çarpışma imkanı olmasa da hiç olmazsa onların
hakkı ve onurlu mücadelelerini savunmak, onların ailelerinin, yetimlerinin
gözyaşlarını dindirmek bir kardeşlik borcuydu, namus borcuydu…
Kadirov
denen hainin, Moskova’nın paralarıyla yaptırdığı "Mescid-i Dırar" misali
camilerin ihtişamı ülkemizdeki bir takım sözde Müslüman aydınların, yazarların,
televizyoncuların gözlerini kamaştırırken, gözleri dağlara dikmek, dağların
yiğitlerine selam göndermek, onların zaferi için duacı olmak gibi bir “suç”
derneğe yapılan tehditleri, şantajları, karalama ve yıldırma çabalarını da
beraberinde getiriyordu...
Nuray Canan kardeşimiz tüm bunlara inat, Hz.
Zeyneb misali bir taraftan mazlumların yardımına koşmaya çalışırken, zamanın
zalim ve zorbalarına karşı hakkı haykırmaktan geri durmuyordu…
Bir Erbain
gününde, bir kez daha hatırlayalım Hz. Zeynebi…
Kerbela’nın kana
bulanmasının ardından geride kalan şehid yavruları vardı; kadınlar, çocuklar,
küçücük yetimler vardı. Hüseyin’leri doğrayanlar onların kaldıkları çadırları
yakmaktan da geri durmamış, ellerindeki kırbaçları o kadınların ve çocukların
sırtlarına indirip duruyor, göğün karardığı, yerin kızardığı o kanlı çöl, şehid
yavrularının çığlıklarla yankılanıyordu…
Babası Ali, anası Fatıma olan
Zeyneb ise, tüm bu zulümlere bir kadın başına direniyor, sahipsiz, yardımcısız,
sığınaksız kalmış o yavruları kanatları altına almaya çalışıyor, kendi sırtına
yediği tekmelerin acısı bir yana, şehid çocuklarına bir şey olmasın diye kendini
onların üzerine atıyordu…
Ellerine zincir vurulmuş esirler kafilesi
önünde Kufe’ye girdiklerinde karşılaştıkları en ağır hakaret, üzerlerine toprak
atıp “hariciler” iye kendilerine bağırılması olmuştu… Peygamberin Ehl-i Beyti
olsalar da, Ali’nin Fatıma’nın yadigari, Kerbela’da doğrananların geride
kalanları olsalar da suçluydular… Acaba onların eline zincir vurup esir edenler,
üzerlerine toprak atıp hakaret edenler Bizans’tan gelenler miydi? Erkeklerini
kılıçtan geçirip kadınlarını ve çocuklarını tekmeleyip dövenler Konstantiniyyeli
miydi…?
Hz. Zeyneb, esir kafilesiyle birlikte kondukları bir harabede
namaz kılmak için doğrulduğunda acısından tekrar yere düşmüştü; zira bedeninin
her tarafında tekme yarası, kırbaç yarası vardı. Ancak oturduğu yerden
kılabilmişti namazını. Kadınlar, çocuklar, yavrular aç ve susuzdular, bir avuç
ekmek verdiklerinde, Hz. Zeyneb kendi payını o çocuklarla paylaşmıştı…
Yetimliğin acısının yanında hiç olmazsa aç kalmasınlardı…
O çocuklar
biraz kendilerine geldiklerinde “Hala Zeyneb, babam nerede?” diye sorduklarında
Hz. Zeyneb “baban sefere gitti, gelecek yavrum!” dediğinde biraz olsun avutmaya
çalışıyordu.. Kim gelecekti? Kim dönecekti seferden? Başı bedeninden ayrılan
Hüseyin mi? Kolları kopan Abbas mı? Kana bulanan Kasım mı, Ekber mi? Zeyneb’in
önüne getirilen oklanmış oğulları mı? Habib mi, Zuheyr mi? Kim dönecekti çıkılan
seferden, kim doğrulacaktı kızıla dönmüş Kerbela’nın kanlı
topraklarından..?
"Her yer Kerbela, Her gün Aşura…"
…
Nuray
Canan Bezirgan kardeşimiz şehidlerin yavruları üzerine şefkat kanatları germeye
çalışırken, birileri de kalkıp o kanatları kırmak için yapmadığı saldırıyı
bırakmıyor? Velfecr sitesine bacımızın yazılarına gelen bazı yorumlarda “ne işi
var onun dernek işlerinde? Niçin erkeklerin işlerine karışıyor? Otursun evinde,
çocuklarıyla ilgilensin..!” gibi küstahça sözler yazmaktan geri
durmuyorlar…
Öncelikle, “Mümin erkekler ve mümin kadınlar birlerinin
velisidirler, marufu emreder, münkerden nehy ederler” buyuran Rabbimizin
kitabına inandığını, “Müslümanların dertleriyle ilgilenmeden sabahlayan benden
değildir” buyuran Peygamberimize ümmet olduğunu iddia eden sizler, eğer sizde
bir zerre olsun "ar damarı" var ise, hadi buyurun bu bacılarımızın yaptıklarını
onlardan önce siz “erkek”ler yapın…! Hadi siz koşun mazlumların yardımına, siz
indirin kanatlarınızı yetimlerin üzerine, siz tutun ellerinden, siz silin
gözyaşlarını..! Bilgisayarın karşısına geçip klavyenin tuşlarına basarak
Müslümanlık taslayan utanmaz “erkek”ler siz neredesiniz..?
Hakkın ve
mazlumların savunması uğruna her tür eziyet ve zulümle karşılaşan bir hanımla
uğraşmaktan, onun önünü kesmeye çalışmaktan daha onursuz ne olabilir? Nasıl bir
Müslümanlık, nasıl bir insanlıktır bu..? Zorba tağutların yapamadığını siz mi
yapmaya yeminlisiniz? “Müslüman mısınız siz?” diye sormayacağım, eğer bir parça
insanlık ve onurdan nasibiniz varsa, bari susmasını bilin…!
Ne zamandan
beri, Müslüman bir kadını İslami mücadeleden alıkoymaya, onun faaliyetlerine
engel olmaya, onun kol ve kanatlarını kırmaya çalışmak “Müslüman”ların işi
oldu..?
Ne yani, sizin işinize mi karışıyorlar? Hani o çok anlı şanlı
işleriniz, rahmet ve şefkat dolu mücadeleniz, yardımseverliğiniz, durmak bitmek
bilmeyen gayretleriniz…
Öyle mi..?
Buyurun “sizin bu ülkede işiniz
olamaz” deyin. Buyurun, tutun elinden atın dışarı! Önce derneğin kapısına kilit
vurun sonra da elinden tutup ülkenin dışına atın…
Belki de bunun için
uğraşıyorsunuz…!
Acaba tüm bu olup bitenlerden Aziz ve Muntakim olan
Allah’ın gafil olduğunu mu düşünüyorsunuz…?
İlahi adalet yok mu
sanıyorsunuz..?
Gün geldiğinde bir takım yüzlerin öne eğileceğini
bilmiyor musunuz..?
…
Nuray bacı, çektiğiniz tüm bu acılar,
gördüğünüz onca eziyetler, yediğiniz ağır dayaklar, duyduğunuz incitici sözler
bir “ar” değil, bir “zül” değil, bir “kayıp” değil…
Hz. Zeyneb’in Yezid’e
karşı söylediği şu sözler herkese yeter:
“Ey Yezid!
Bizi aç ve
sefil bıraktığına, bizim varlığımızı tehlikeye soktuğuna mı inanıyorsun
gerçekten? Bağlanmış ve zincire vurulmuş halimizle huzurunda bizi el pençe divan
durdurmakla bizi zavallı tutsaklar durumuna düşürdüğüne ya da bu yolla bizim
üstümüzde egemenlik kurduğuna mı inanıyorsun?
Allah katında bizim
itibarımızı yitirdiğimizi, gözden düştüğümüzü, buna karşılık sizin de
yüceldiğinizi, şereflendirildiğinizi mi düşünüyorsun? Sizin dış görünüşteki
başarınızın yüce şerefinizden ya da üstün konumunuzdan ileri geldiğini mi
sanıyorsun? Kibirli ve basiretsiz kılığına bakmadan buna mı dikmişsin gözünü?
Dünya âlemi elde ettiğine, bütün cihan üstünde nüfuz sahibi olduğuna mı inanmaya
başladın yoksa? Dalavere işlerinizin düzlüğe çıktığını ve kendini ülkenin
efendisi, devletin de yöneticisi olduğunu mu sanıyorsun?
Bekle, bekle…
Cahilin cühelanın aklını çeliyorsun. Allah'ın 'inkâr edenler, kendilerine vermiş
olduğumuz sürenin sakın kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Biz onlara
ancak, günahları çoğalsın diye süre veriyoruz Küçültücü azab onlaradır' (Âl-i
İmran: 178) diyen buyruğunu nasıl da unutursun?
Ey Âzâd edilmiş kölelerin
zürriyetinden olan!…
Sizin kadınlarınız perdelerin arkasında saklanacak
da, Resûlullah'ın kızları, onlar hep tutsak edilecek ve pazar pazar, kapı kapı
dolaştırılıp halka teşhir edilecek öyle mi? Bu mu sizin adaletiniz? Bizim
hicaplarımızı açtırmakla Resûlullah'ın Ehl-i Beyt'inin hürmetini gerçekten
ayaklar altına düşürdün.
Senin kaprislerin yüzünden kent kent
dolaştırıldık. Dağlarda yaşayanların, yol kıyılarında, Pınar başlarında çadır
açanlarıyla varlıklısıyla, yoksuluyla, şereflisiyle, şerefsiziyle, yaşlısıyla
genciyle herkes, bin bir çeşit insan, uzak demeden, yakın demeden bizi
seyretti.
Eli iş tutan bir erkeğimiz yok ki yardıma gelsin, bir yakınımız
yok ki imdada yetişsin.
Ey Yezid!
Otur da kendini dinle bir an.
Son derece menfur ve dehşet verici olan şu işlerini şöyle bir gözlerinin önünden
geçirmen bile kollarının bileklerinden kesilmesini candan istemene ya da anandan
doğduğuna pişman olmana yetecektir, çünkü düşünürsen bir an, Allah'ın sana karşı
gazaplandığını ve Resülullah'ın sana düşman kesildiğini kavrarsın.
Ey
yüce Allah'ım!… Hakkımızı bize geri ver. Bize zulmedenlerden intikamımızı al ve
kanımıza girenlerin, yeminlerini bozanların, bütün erkeklerimizi kılıçtan
geçirenlerin ve masumiyetimizi kirletenlerin başlarına gazap yağdır.
Ey
Yezid!
Gerçekten çok kısa bir zaman sonra bu büyük günahınla birlikte,
varisinin kanları henüz ellerinden silinmemiş olarak Resülullah'ın huzurunda
bulacaksın kendini. Onların şereflerine ve manevî makamlarına karşı işlediğin
suçlar da cabası. Bütün Peygamber sülalesinin bir araya toplanacağı ve onların
düşmanlarına hüküm biçileceği bir zamandır bu zaman.
Ey Yezid!
Bu
vahşi azgınlığın günahı üstüne, bu katliam üstüne cümbüş yapma. Canlarım hak
yolda sebil edenlerin, Allah'ın şanı uğrunda kurban olanların öldüğünü
sanmayasın sakın. Hayır, onlar diridirler. Allah katında rızıklanmaktadırlar.
Onlar, yaratıcıları tarafından kendilerine bağışlanan yüce şehadetin
kutsallığıyla mest olmuşlardır.
Senin defterini dürmek için yalnızca
Allah yeterlidir; davacınsa Resülullah olacaktır; ve sana karşı bizim
yardımcımız, koruyucumuz da Cebrail olacaktır. Seni devlete başkan yapanlar ve
Müslümanların sırtına zorba saltanatını yükletenler çok geçmeden görecekler
başlarına nelerin geldiğini. Mezalimin meyvesi ancak nefrettir ve her
taşkınlığın ardında bir acı yatar, içinizden hanginiz fark edebilirsiniz, kimin
azıttığını, kimin sapıttığını?
Ey Yezid!
Müslümanları facialarla
bunaltıp onların gönlünde onulmaz yaralar açtığından dolayı bir anlık pişmanlık
duyacağını ummak boşunadır. Bunu düşünmek bir hayalden ibarettir; çünkü sen
kalpleri katılaşmış; fıtrattan kokuşmuş, tipleri bozulmuş olanların ve
varlıkları hem Allah'ın hem de Resulünün gözünde hiç bir değer taşımayanların
takınmadansın. Senin gibilerin kalbine şeytan yuva yapmıştır da murdar
yumurtalarını hep oraya yığıp durmaktadır. Gerçekten de senin karakterin
Şeytanın en çirkin eserlerindendir.
Ey Yezid!
Bu aşikâr
kepazelikleri hala savunacak kadar körsün. Unutma ki, Büyük Mahkeme Günü'nde bu
kepazeliklerin cezasını mutlaka çekeceksin. Allah, kullarına asla zulmetmez, biz
ancak O'na dayanmaktayız. O'na inanmaktayız. Bizi korumaya Allah tek başına
yetecektir; tek sığmağımız O'dur bizim, bütün umudumuz O’nadır..
Gerçek
çehreni saklamak istediğin için istediğin kadar hileye başvur. Kitabını bize
indiren Allah üzerine yemin ederim ki, siz bizim sahip olduğumuz şeref ve
mertebeye asla ulaşamayacaksınız. Ne bize bırakılan mirası ortadan kaldırmaya,
bizim ışığımızı söndürmeye gücün yetecek, ne de bize karşı giriştiğin iğrenç ve
alçakça hareketlerinle kendi hesabınıza kaydettiğiniz rezaletleri silip yok
etmeye gücün yetecektir.”
...
Direniş ve yiğitliğin timsali,
sinesi gam ve keder dolu Hz. Zeyneb’e selam olsun…
Onun gibi
doğrulanlara, yürüdükçe yürüyenlere, eğilmeden gidenlere..!