
İtiraf etmeliyiz ki İslami hareket olarak bir “kişiliksizleşme çukuru”na
yuvarlanıyoruz; bu çukurun çamurları da çoğumuza bulaşmış
durumda.
Birilerini itham ve tezyif etme durumunda değiliz; ancak kendi
nefislerimiz adına söylemeliyiz ki, “İslamcılık” bizler için, yüreklice uğruna
adandığımız bir davanın adı olmaktan daha ziyade, sosyal konumumuz, çevresel
ilişkilerimiz, ekonomik çıkarlarımız, ikbal hesaplarımız için bir “enstruman”a
dönüştü, bizler dönüştürdük. Bozuk para gibi kullandığımız, harcadığımız bir
"meta" haline geldi.
Bizler dün yoksullardık; koltuk, makam ve
mevkilerden uzaktık. Egemen düzen içinde ikinci sınıf muamelesi gören, itilen,
baskı altında tutulan, sosyal ve ekonomik imkanlardan mahrum bırakılan
mazlumlardık. Yoksulluğumuz, mazlumluğumuz İslami akidemizle birlikte bizi
zulme, şirke, tuğyana karşı hesapsız bir mücadeleye itiyordu.
Ancak 90’lı
yıllar sonrasında bir “değişim” trendiyle birlikte, önce sosyal ve ekonomik
konumlarımızda bir atılım içine girdik; paranın sıcak yüzüne, koltuğun ve
mevkinin sıcaklığına, rahatlığın ve konforun sefasına kapılarak önce zihin ve
yürek dünyamızda sonra da dışsal hayatımızda evrilmeye, “hem hûda hem hurma”
vadeden reel politiğin sarmalında başkalaşarak hızlıca yol almaya ve ardından da
koşmaya başladık.
Artık bir adım atmadan önce yüz kere düşünmeliydik;
sahip olduğumuz mevkiler, elimizin altındaki servetler, sefasına daldığımız
konforlar, ticari bağlar, omuzlarımızdaki titrler, yaz gelince gideceğimiz
yazlıklar, havuzlarında yüzeceğimiz yeşil oteller, makamlarımızdaki terfiler,
oturduğumuz koltuklar, yönettiğimiz şirketler, bindiğimiz son model arabalar, ve
daha niceleri, bir bir gözümüzün önüne gelir, bunlardan birini kaybetme ya da
bir süreliğine mahrum kalma kaygısı ateş gibi benliğimizi tutuşturur ve sonuçta
“kaybetme ve mahrum kalma riski”ni sıfırlayarak kendimize bir duruş
belirleriz…
Halbuki başta Peygamberler olmak üzere, hakk davanın tüm
önderleri ve gerçek sadık takipçileri eziyet ve işkencelerin en ağırlarına maruz
kaldılar; sürgün edildiler, katledildiler, ambargolarla aç ve susuz
bırakıldılar, hapsedildiler, ama asla yollarından ve ahidlerinden
dönmediler…
Bizlere ne oldu ki, risksiz, bedelsiz bir Müslümanlığı
seçiyoruz?
Bizlere ne oldu ki, davamız uğruna en küçük bir bedel ödemeyi
bile göze alamıyoruz?
Bu gidiş nereye..?
…
İslam mektebinde
bir prensip vardır: “El hubb’u lillah ve’l buğz’u lillah”
Eğer Allah’ı
seviyorsanız; onun gerçek dostlarını de seversiniz; namazlarımızda dediğimiz
gibi: "Eslamu aleyna ve ala ibadillahissalihin”
Eğer Allah’ı
seviyorsanız, Allah’ın düşmanlarına buğz edersiniz…
Ancak bunu tersine
çevirseniz, Allah düşmanlarına karşı hoşgörü, Allah’ın dostlarına karşı da buğz
etmeyi yerine koymuş olursunuz. Yaptığımız bundan başkası da değil
zaten.
Eğer Müslümanları yıpratmaya ayırdığımız vakti, İslam’ın ve
Müslümanların azılı düşmanlarına karşı ayırmış olsaydık, şimdi onların toz
toprağa döndüğünü görebilirdik; birbirimize attığımız taşları düşmanlarımızın
başına atmış olsaydık, o başların yere düştüğünü görebilirdik; eğer bizler bizim
gibi düşünmediği için kardeşlerimize yağdırdığımız öfke oklarını,
düşmanlarımızın göğüslerine yağdırsaydık, o göğüslerde candan bir iz kalmadığını
görebilirdik…
…
Allah için sevmeyi Allah için buğz etmeyi nasıl
anlıyoruz acaba? Ya da bunun gereklerini gerçekten yerine getirebiliyor
muyuz?
Bizler tağut binasının duvarlarının yıkılmasını, küfür
bayraklarının inmesini, İslam vatanının işgalcilerden temizlenmesini, ayaklar
altına alınan mukaddesatımızın korunmasını gerçekten ne kadar
istiyoruz?
Bir hukuk ve mantık kuralı vardır; “vacibin ifası için gerekli
olan da vaciptir” diye.
Bizler bu Amerika’nın kahrolmasını, işgalcilerin,
siyonistlerin hüsrana uğramasını gerçekten tüm benliğimizle istiyor muyuz?
O zaman, önce şu soruyu sormamız gerek kendimize; İslam topraklarını
işgal eden emperyalist ve siyonistleri hüsrana uğratmak için korkusuzca ve
fedakarca meydanlara atılanlar, damarlarındaki kanları bu uğurda kurban sunanlar
ne kadar bir değer ve anlam ifade ediyor?
İslam’ın şiarları sahipsiz
kalmasın, ümmetin onuru çiğnenmesin, masum ve savunmasız Müslümanların kanları
dökülmesin, İslam bayrağı yere düşmesin diye bedenlerinin parça parça olmasını
severek göze alanlar ne kadar değer ve anlam ifade ediyor?
Örneğin,
"Kudüs" denilince, hem büyük bir kutsallık, hem de büyük bir bedel çağrışır
zihinlerimize ve büyük bir acı düşer yüreklerimize; Allah’ın mübarek ve mukaddes
kıldığı bu topraklar yeryüzünün en azgın ve en fasid canileri işgali altında
diye...
Eğer bizler bu kutsallığı zihinlerimize kazımışsak, eğer Kudüs’ün
acısını benliğimize sarmışsak, o zaman bu Kudüs’ün özgürlüğü için ödenen
bedellerin ve "Özgür Kudüs yolunun sönmeyen meşaleleri" olan aziz şehidlerimizin
kadr-u kıymetini bilebilmeliyiz öncelikle…
…
11 Kasım Lübnan’da
“Şehidler Günü” olarak anılmaktadır.
Siyonistler 1980'inbaşlarında
Lübnan’ı işgal ettiğinde önüne çıkan her şeyi ezip geçiyorlardı; ta ki “Beyrut
Kasabı” olarak bilinen Ariel Şaron’un komutasındaki Yahudi teröristler
savunmasız kalan Filistin mülteci kamplarına girerek binlercesini bir anda
katledebiliyordu; artık Sabra Şatila kampından ocakların dumanları değil,
bombaların, kurşunların, barutların kokuları yükseliyordu…
Kimdi bu
Siyonistleri durduracak? Kimlerdi bu ümmetin hakkını, onurunu, şerefini
savunacak? Kimlerdi, kan kusan Siyonist ölüm çetelerini geri püskürtecek kutlu
bir direnişi kuşanacak?
İşte böyle bir zamanda "Ahmed Kasir" genç bir
yiğit, bomba yüklü bir araçla siyonist işgal güçlerinin arasına dalarak
gerçekleştirdiği istişhad operasyonuyla siyonistlerin onlarcasını bir keresinde
öldürüyordü…
11 Kasım bunun yıldönümüydü…
Yani bir "istişhad
eylemi"nin yıldönümü..
Yani, şehidin günü..
Seyyid Nasrullah bu
günde yaptığı konuşmada şehidleri selamlayarak “eğer bu topraklar siyonist
işgalcilerden kurtulduysa, bu şehidlerin kanlarının bereketiyledir”
diyor.
İslami direniş sahnesinde ilk istişhad eylemlerini gerçekleştiren
ve siyonist düşmanı perişan eden bu yiğitleri kim tanır şimdi?
Hadi Ahmed
Kasir’i tanımadık, bilmiyoruz; Şeyh Ragıb Harb’ı tanımadık bilmiyoruz, Peki Ya
Abbas Musavi, Peki ya İmad Muğniye…?
Siyonist İsrail 61 yıllık tarihinde
en ağır darbeleri bu isimlerin önderliğindeki mücadeleden aldı. Siyonist rejimin
yenilmezlik zırhı bu yiğitlerin liderliğindeki direnişle paramparça oldu; onlar
bu ümmete en büyük zaferleri kazandırdı; onlar Kudüs’ün özgürlüğünün bir hayal
olmadığını hem direnişleri, hem de şehadetleriyle ispat ederek "Özgür Kudüs"ün
kapısını açtılar.
İmad Muğniye “Kâidu’l intisareyn”dir; yani “iki büyük
zaferin komutanı”.
1982’den başlayıp 2000 Mayıs’ına kadar süren 18 yıllık
bir direnişin ve büyük zaferin komutanı. Temmuz 2006’da başlayıp 33 gün süren
tarihi bir zaferle sonuçlanan zorlu bir savaşın komutanı…
Ve bu büyük
komutanın daha bilinmeyen yiğitlik ve fedakarlığı…
11 Kasım "Şehidler
Günü" programında bu şehidler anıldı…
Ancak Seyyid Nasrullah şehidleri
anma programında yaptığı konuşmada şöyle diyor:
“Lübnan ve ümmet için
şehid olan herkesi, şehidlerimiz olarak kabul etmekteyiz. Ümmetin bir parçası
olarak biz, sadece Hizbullah'ın şehidlerini değil tüm ümmetin şehidlerini
anmaktayız. Şehidleri gözlerimizin önünde canlandırarak, çocuklarımızın ve
torunlarımızın gözlerinde canlandırıyoruz, isimlerini anıyoruz, fotoğraflarını
taşıyoruz. Bunu, onların bize ihtiyacı olduğu için değil, bizim onlara
ihtiyacımız olduğu için yapıyoruz.”
İşte erdemlilik, işte dürüstlük, işte
kadirşinaslık ve vefa budur…
“Kudüs şehidleri” denilince kimleri
hatırlayacağız öncelikle?
Lübnan İslami direnişinden Ahmed Kasirler,
Ragıb Harb’ler, Abbas Musaviler, İmad Muğniye’ler, Filistin İslam direnişinden
Fethi Şikaki’ler, Yahya Ayyaş’lar, Ahmed Yasinler, Abdulaziz Rantisiler, Salah
Şehade’ler.. ve daha niceleri…
Bunların hepsi siyonizme karşı mücadele
cephesinin sönmeyen yıldızlarıdırlar..
O halde soralım kendimize, bizler
bu şehidlerin, bu yiğit önderlerin kadr-u kıymetini gerçekten biliyor muyuz?
Onlara ne kadar vefalıyız? Onların kutlu hatıratına ne kadar sahip
çıkabiliyoruz?
Hem bir taraftan "Kudüs davası" diyeceğiz, hem bir
taraftan "siyonizme karşı mücadele"yi söz konusu edeceğiz, diğer taraftan da
Kudüs’ün özgürlük kapısını aralayan bu aziz önderlere küçük bir saygıyı bile
esirgeyeceğiz? Neredeyse bunların isimlerini anmak bile sıkıntı olacak?
…
Tekrar başa dönecek olursak:
İslam’ın kutsalları bir takım basit
hesaplara kurban edilmesin artık. Bu davanın şiarları bizim için, gerektiği
zaman kullandığımız, başka bir zaman da tutup bir kenara attığımız bir enstrüman
ve bir meta olmamalıdır… Seyyid Nasrullah’ın dediği gibi; “onların bize ihtiyacı
yok, bizim onlara ihtiyacımız var!”
O halde sadece dürüst
olalım…
Bu dava altımıza aldığımız bir binek değil, sırtımızda
taşıdığımız kutsal bir emanettir…
Emanete saygılı olalım…
Mail:
nureddin@velfecr.com