
"İHH’nın 2009 Uluslar arası Kurban Organizasyonu" çerçevesinde Irak’ın Bağdat ve
Kerbela kentlerinde kurban kesmek üzere gittiğimizde yine yürek burkan
sahnelerle karşılaştık doğal olarak.
Geçen yıl da İHH’nın Irak kurban
organizasyonunda yer almıştık, o zaman da Irak Müslüman halkının ne denli bir
mazlumiyet ve mahrumiyet içinde kıvrandığına tanık olmuştuk.
Türkiye’ye
göre bayramın birinci günü İHH yönetim kurulu üyesi Yusuf Şahin kardeşimiz ile
birlikte Bağdat havaalanına indiğimizde, Irak Yüksek İslam Konseyi yetkilileri
tarafından konseyin yönetimindeki misafirhaneye götürüldük.
Cuma günü
orada arefe idi ve ilk günümüzü soğuk algınlığı dolayısıyla, doktor kontrolü,
ilaç tedavisi ve istirahatla geçirme durumunda kaldım. Yusuf Şahin kardeşimiz
ise konseyin görevlendirdiği Iraklı kardeşlerimiz ile birlikte Hz. Abdulkadir
Geylani’nin kabrini ziyarete gitti. Şahin’in İmam-ı Azam’ın kabrini ziyaret
isteği ise yoğun trafik dolayısıyla mümkün olmamıştı.
Bağdat’ta ilk
günümüzde, Seyyid Ebu İhsan adlı konsey yöneticisi tarafından sıcak bir ilgi ve
muhabbetle karşılanarak bir ön tanışma ve kurban organizasyonuyla ilgili
değerlendirmelerde bulunduk.
Seyyid Ebu İhsan bu görüşme sırasında
bizleri, Iraklı yetim çocuklar konusunda bilgilendirdi. Irak’taki Amerikan ve
terör saldırılarında babalarını kaybeden çok sayıda çocuk olduğunu ve bunların
hem eğitim, hem sağlık ve hem de geçimlerinin büyük sıkıntılarla karşılaştığını
belirterek, Iraklı yetimlerle ilgilenmek üzere bir dernek kurulduğunu ve bu
derneğin yetimlerin ihtiyaçlarını karşılamaya ve onlara İslami eğitim vermeye
çalıştığını, aksi takdirde bu çocukların İslami eğitim ve terbiyeden uzak bir
şekilde sokak çocuğu haline geleceklerini söyledi.
İHH yardım gönüllüleri
olarak, kurban kesip ihtiyaç sahiplerine dağıtmak üzere Irak’a gittiğimiz için,
kurban kesimi dışında bir yardım programımız yoktu. Ancak bu anlatılanlar
karşısında, hem İHH hem de şahsımız tarafından bir miktar paranın bir grup
yetime bayram harçlığı olarak verilmesini kararlaştırdık. 50 yetim çocuğa
zarflar içerisinde bir miktar para verecektik.
Cumartesi günü bayramın
ilk günü öğle vakitlerinde, Bağdat’ın Sadr semtine gittik. Burada İhlas adlı
yardım kuruluşu vasıtasıyla kesilen kurbanları ihtiyaç sahibi yoksul halka
dağıttık.
Yetimler için kurulmuş dernek de 50 tane yetim çocuğu
aileleriyle birlikte İhlas Derneği’ne getirmişti. Dernek yöneticileriyle
birlikte zarflar içine koyduğumuz paraları yetim çocuklara elden teslim
ettik.
Yardımda bulunduğumuz yetim sayısı ve paranın miktarı azdı, ama
yoksulluğun pençesinde kıvranan o çocukların zarflara ellerini uzattıklarında
gözlerinin ışıltısı yüreğimizde büyük bir sevincin yanı sıra ayrı bir ızdırabı
da oluşturuyordu. Babasız kalmanın ve baba şefkati görmeden büyümenin acısı bir
kenara, bu yetimlerin evlerinde tencere kaynamadan sabahlama durumunda kalmaları
başka bir acıydı…
Nitekim yetimler için kurulmuş derneğin bir bayan
yöneticisi, bizlerden bu yetim çocuklar için uzun vadeli yardımda bulunmamızı
istemiş, bununla ilgili istek ve projelerini sunmuşlardı. Bizler de kendilerinin
bu taleplerini Türkiye’deki yardım kuruluşlarına ve duyarlı Müslüman
kardeşlerimize ileteceğimizi söyledik...
Sadr semti Bağdat’ın en yoksul
bir bölgesi. Burada yaklaşık 3 milyon kişi yaşamakta. Ancak Amerikan işgalinin
yol açtığı yıkımın yanında Saddam döneminden kalan yoksulluk kentin en belirgin
yanı. Evler, sokaklar, işyerleri bu yoksulluğu her haliyle
yansıtmakta.
Altyapı hizmetlerinden sağlık hizmetlerine kadar her açıdan
geri kalmış bu bölge bir ülke nüfusu kadar insan barındırsa da, insanca yaşam
olanaklarından tamamen mahrum ayrı bir dünya gibi…
Sadr semtindeki kurban
kesimi ve yetim çocuklara yardımdan sonra doğrudan Kerbela’ya gitmek üzere yola
çıktık..
Geçen yılda şoförlüğümüzü yapan Sabah isimli Iraklı kardeşimiz
yine gelmiş, bizi Kerbela ve Necef’e götürecekti. Bizi görür görmez bir önceki
yılda kurban organizasyonunda yer alan Kemal ve Ömer kardeşlerimizi sorarak
onlara selam ve sevgilerini iletti…
Bağdat ile Kerbela arası mesafe
açısından çok olmamasına karşın, yol boyunca sıkça güvenlik kontrollerinden
geçmemizden dolayı gecikmeli olarak Kerbela’ya vardık.
Geçe yıl kurban
kesilen bölgeye geldik ve pazardan alınan kurbanları burada keserek ihtiyaç
sahiplerine dağıttık.
Geçen yıla nisbetle Kerbela çok sayıda dış göç
almıştı. Özellikle Kerkük Telafer bölgesinden çok sayıda insan güvenlik
açısından bu kente göçmüştü. Ancak burada geçimlerini sağlamaları da oldukça
zordu. Can güvenliği açısından burada kendilerini güvende hissediyorlardı ama,
yoksulluktan da kıvranıyorlardı…
Almanya’dan ve Türkiye’den bazı
kardeşlerimizin kurban için verdiği paraları Telaferli bir kardeşimize vererek,
biraz olsun bu kurban vesilesiyle evlerinin et görmesini
istedik…
"Kerbela" ve “kurban” denilince, akla koyundan, sığırdan önce,
kendini Allah’ın dinini Resulüllah’ın yolunu korumak için ailesi, yakınları ve
dostlarıyla birlikte kurban sunan Hz. Hüseyin gelir kuşkusuz.
Kurban
kesiminden sonra otelimize gittiğimizde, yine rahatsızlığımızdan dolayı biraz
istirahat edip gece vakti Kerbela’da bulunan Hz. Hüseyin ve kardeşi Hz. Abbas’ın
türbelerini ziyarete gittim. Yusuf Şahin kardeşimiz daha önce ziyarete gidip
otele dönmüştü.
Dünyanın dört bir yanından ziyaretçiler geliyordu
buraya.. Günler hep “Hüseyin Günü”ydü…
Uzak ya da yakın ülkelerden gelen
ziyaretçilerin sayısı yerli Iraklıların sayısından daha fazlaydı ve en çok da
İranlılar geliyordu ziyaret için...
Önce, “Susuzların Sakisi” “Ben-i
Haşim’in Kameri” şeklinde tanımlanan Hz. Abbas’ın kabrini ziyaretle başladım,
bir süre sonra da Hz. Hüseyin’in kabrine geçtim. Burada ilk dikkatimi çeken
türbenin hareminde bir grup İranlının Türkçe olarak topluca mersiye okumaları ve
sine vurmalarıydı…
Onların yanına giderek bir süre oturup dinledim. Hemen
arkasından başka bir İranlı grup Farsça olarak mersiye okuyor ve şiddetli bir
şekilde ağlıyorlardı.
Muharrem ayı değildi ama, Hz. Hüseyin’in kabrini
ziyaret sırasında, Kerbela’nın o kızgın çöllerinde yaşanan emsalsiz mazlumiyeti
hatırlamamak ve gözyaşına boğulmamak mümkün değildi. Türbe’de karşılaştığımız da
buydu… Hüngür hüngür ağlayan kadınlı erkekli ziyaretçiler ve akan
gözyaşları…
Ayrı bir anlamı vardı bu gözyaşlarının; sadece bir hüznün
ifadesi değildi.
Uğruna büyük bedellerin ödendiği, büyük kurbanların
verildiği kutlu bir bir davaya gönülden sadakat anlamındaydı aynı zamanda.
Hüseyincesine yaşamanın, Hüseyincesine direnmenin ve Hüseyincesine şehid olmanın
bir arzusu, bir iradesi ve bir ahdiydi…
Gözyaşları içinde Hz. Hüseyin’in
kabrini de ziyaret ettikten sonra sabah namazı vakti otele geri
döndüm…
Ertesi günü Necef’e gittik. Gidişimizin amacı sadece orada medfun
olan Allah’ın arslanı Hz. Ali’nin kabrini ziyaret etmekti.
Necef’te Hz.
Ali’nin kabrini ziyaret ettikten sonra, -Bağdat’ta dönmemiz gerektiği için
burada en fazla iki saat kadar kalabildik- Bağdat’ta doğru yola
koyulduk.
Bağdat’a yaklaştığımızda büyük bir Amerikan konvoyu ile
karşılaştık. Bu konvoyda hem tırlar hem de zırhlı araçlar vardı…
Yavaş
bir şekilde –herhangi bir patlama korkusu ile- ilerliyordu konvoy. Neredeyse
150-200 araç vardı. Askeri üslerine erzak ve benzeri şeyler taşıyorlardı
sanırım.
Yol boyunca aynı cadde üzerinden Amerikan konvoyunu
geçemeyeceğimiz için ters yoldan karşıdan gelen araçlarla yüz yüze gelme
pahasına riskli bir şekilde yolumuza devam ettik. Bir süre sonra konvoyun
arkasına geçmek durumunda kaldık.
Konvoydaki araçlara fazla yaklaştığımız
için bir Amerikan aracından lazer ışığıyla birkaç kere uyarı aldık. Amerikan
zırhlıları kendilerine yaklaşan araçları önce uyarıyor, eğer araç gitmeye devam
ederse vuruluyordu…
Gece vakti biz de üst üste uyarı alınca, şoförümüz
aracımızı durdurup beklemeye ve ardından da yavaş yavaş ilerlemeye
başladı…
O sırada aramızda şakalaştık; “kardeşim biz buraya kurban
kesmeye geldik, kurban olmaya değil. Hani bu konvoy havaya uçsa
neyse”
Geçen yıl yine Basra’dan Bağdat’a dönerken önümüzden giden
Amerikan askeri konvoyu bombalı bir saldırıya uğramıştı.
Üç gün boyunca
gördüğümüz Amerikan askerleri hep içimizi burkmuştu, öfkelenmekten başka bir şey
yapamıyorduk. Bu işgal güçlerinin Irak’ta gerçekleştirdiği katliamlar, Ebu
Gureyb’ler, Felluce’ler ve daha niceleri gözümüzün önüne geldiğinde,
direnişçiler tarafından bu işgal güçlerine karşı bir operasyon
gerçekleştirilmesini hep arzulayıp durmuştuk...
Son günümüzde önümüzdeki
Amerikan konvoyuna bombalı bir saldırının gerçekleşmesine tanık olmanın
sevincini, tekbirlerimizle dile getirmeye çalışmıştık..
Aynı sevinci bu
yıl da yaşamak istemiştik. Gözlerimiz hep Amerikan konvoyunun üzerindeydi; bu
kadar Amerikan tırı ve askeri aracı bir arada iken, güçlü bir bomba patlasa ne
iyi olacaktı, ne de sevinecektik... Gecenin karanlığını ve sessizliğini patlayan
bir bomba dağıtsaydı en mutlu günümüz olacaktı, ama maalesef bu arzumuza
ulaşamadık…
Bağdat’a kaldığımız misafirhaneye döndüğümüzde gece
olmuştu…
Hazırlıklarımızı yapıp, kahvaltı sonrasında yine Konsey
yetkilileri vasıtasıyla havaalanına gelip Türkiye’ye döndük…
Hem geçen
yıl hem de bu yılki Irak kurban organizasyonunda bir İHH yardım gönüllüsü olarak
yer almak bizim açımızdan bir onur ve mutluluk vesilesi oldu.
İHH’nın
hiçbir etnik ve mezhebi ayrım gözetmeksizin dünyanın birçok ülkesine ve
bölgesine insani yardımlar ulaştırması başlı başına bir şereftir.
İHH
yetkilisi Yusuf Şahin kardeşimizin yardımlar sırasında “biz buraya İslam
ümmetine olan sorumluluğumuzun gereği, kardeşlerimize yardımlarımızı ulaştırmaya
geldik. Hangi kavim ve mezhepten olursa olsun, mazlum ve muhtaç bütün Müslüman
kardeşlerimizin yanında olmaya, İslam kardeşliğinin sıcaklığını kardeşlerimize
göstermeye, kardeşçe ellerimizi onlara uzatmaya çalışıyoruz. Yaptığımız
yardımların yeterli olmadığını biliyoruz, ancak İslam kardeşliğinin var olduğunu
göstermenin büyük bir anlam ifade ettiğinin farkındayız. Bundan sonra da
elimizden geldiğince bu yardımlarımızı ulaştırmaya çalışacağız” şeklindeki
sözleri her şeyi en güzel bir şekilde özetliyordu.
Günümüzde
emperyalistlerin ve onların güdümündeki bir takım kirli odakların Müslümanların
arasında kavim ve mezhep ihtilafları salarak birbirine düşürme, Müslümanların
birlik ve beraberliğini bozma komploları karşısında, sorumluluğunun bilincinde
olan kurumların ve şahsiyetlerin İslam kardeşliğini güçlendirici ve müslümanlar
arasında gönül köprüsü kurma yönündeki çabaları her şeyin üstünde büyük bir
değer ifade etmektedir.
Bu anlamlı ve onurlu çabaya büyük ve içtenlikli
bir katkı sunan İHH’ya şükran ve tebriklerimi sunmak istiyorum.