Biz ‘yeni Ortadoğu şekilleniyor’
diye düşünüp ‘sevindirik’ olurken, Amerika ve İran arasında doğrusu
insanı ‘işkillendiren’ gelişmeler yaşanmakta. Biri Amerikan vatandaşlığı
da bulunan iki İranlı hakkında Suudi Arabistan’ın Washington
Büyükelçisi Adil el Cübeyir’e suikast komplosu yapmakla ilgili
iddianamenin New York Bölge Mahkemesi’ne sunulması eşliğinde; Amerikan
Adalet Bakanı Eric Holder ile FBI Başkanı Robert Mueller sahneye çıktı,
aleme cihana parmakla İran’ı gösterdi. Dünya medyası bir parça alttan
aldı, özellikle Irak’la ilgili kitle imha silahları yalanı hiç aklından
çıkmayan bizim coğrafyadakiler... Lakin iş Amerikan Başkanı Barack
Obama’nın, İran’ı bir parça ‘tuhaf’ bir lisanla itham etmesine kadar
vardı. Eh Obama da artık konuştuysa ve ortada bir New York Times
yazarının ‘Quentin Tarantino’nun reddettiği senaryolardan birisine
benzettiği’ bir vaka varsa, etraflıca bakmakta fayda var. Senaryo biraz
uzun olacağından şimdiden okurlardan sabır diliyorum. Ama merak etmeyin,
casus filmlerini aratmıyor.
İRANLI ‘SCARFACE’ SAHNEDEBaş
kahramanın lakabı ‘Scarface’, yani ‘Yaralı yüz’... Hani şu ünlü Al
Pacino’nun başrolünü oynadığı, senaryosunu Oliver Stone’un yazdığı,
yönetmenliğini de Brian De Palma’nın yaptığı filmdeki gibi... Uyuşturucu
işiyle iştigal eden bir mafya babasının trajik öyküsünün anlatıldığı
‘Scarface’ filminde baş kahraman Küba asıllı bir Amerikalıdır. Bizim
senaryodaki baş kahraman ise İran asıllı ‘Scarface’ Mansur Erbabsiyar.
30 yıl kadar önce Amerika’ya göçmüş. ‘Scarface’ lakabını Teksas’ta
makina mühendisliği okurken, 1981’de bir kızla flörtüne öfkelenenlerin
Houston’da bir gece vakti kurduğu pusuda aldığı bıçak yaraları sebebiyle
‘kazanmış’. Bugün 56 yaşındaki bir ikinci el otomobil satıcısı olan
Erbabsiyar, artık New York’ta tutuklu. Meksika’dan Tahran’a uzanan
küresel çapta bir ‘terör komplosu’ iddiasının baş zanlısı… Yakınları ve
arkadaşlarına bakılırsa, tek derdi para olan, anahtar ve cep
telefonlarını mütemadiyen kaybeden bir nevi derbeder.
İLK ADIMDA FBI İHBARCISINA TOSLAMAK…İşte
Tahran; Wikileaks belgelerine göre Amerikalılara Kralı Abdullah’ın
‘Yılanın başını ezin’ talebini ileten, AIPAC’la pek sıkıfıkı olan Suudi
elçisi el Cübeyir’i, hem de Amerikan başkentinde yok etmek için bula
bula İranlı ‘Scarface’i buluyor. İranlı ‘Scarface’, Devrim
Muhafızları’nın dış operasyonları yürüten Kudüs Gücü’nün elemanı Gulam
Şakur’dan talimatları alıp mayısta harekete geçiyor. El Cübeyir’i Suudi
büyükelçiliği binasını patlatarak, hadi olmadı Amerikalı Kongre
üyeleriyle dolu bir restoranı bombalatmayı da göze alarak ortadan
kaldırmaları için de pek ‘güvenilir’ bir yere başvuruyor. Latin kökenli
eski karısı vasıtasıyla tanıdığı ve Meksikalı eski komandoların kurmuş
olduğu ünlü uyuşturucu karteli Zetas’tan bir elemana… Heyhat! İranlı
‘Scarface’in ilk adımında tosladığı bu şahsiyet, kartele sızmış ve
liderliğe yakın bir FBI ihbarcısından başkası değil!
KIZIL KOALİSYON OPERASYONUEh
olayı haber alan Washington, derhal harekete geçiyor. Haziran ortasında
Başkan Obama haberdar ediliyor ve Amerikan Uyuşturucuyla Mücadele
İdaresi ile FBI, ‘Kızıl Koalisyon Operasyonu’nu başlatıyor. Tabi bizim
‘Scarface’ her şeyden bihaber. İranlılar da öyle. Erbabsiyar, 17
Temmuz’da Meksika’daki buluşmada ihbarcıya, ne pahasına olursa olsun el
Cübeyir’in yok edilmesini söylüyor. Muhatabının sivil kayıp ikazlarına,
“Bir restoranı havaya uçurmanız ve 100 Amerikalıyı öldürmeniz bile
gerekse, canları cehenneme!” yanıtını veriyor. İş 1.5 milyon dolara
bağlanıyor, İran’daki Kudüs Gücü, FBI’ın açtığı hesaba yabancı bir
bankadan 100 bin dolara yakın ön ödemeyi gönderiveriyor. Yaptırımlarmış,
İran bankalarının para transferlerinin takip altında olmasıymış, kim
takar! Hem zaten İranlılar, birkaç trafik cezası, delil yetersizliğinden
aklandığı bir hırsızlık vakası, bir de eski karısına yaklaşmama cezası
olan acemi çaylak ‘Scarface’e güvenmişler bir kere.
12 GÜNLÜK SORGUYLA BÜLBÜL GİBİ ÖTMEKSonra
bizim ‘Scarface’ anavatanına gidiyor, 20 Eylül’de ihbarcı telefon
konuşmasında Erbabsiyar’dan 1.5 milyon doların yarısını ödemesini
istiyor. Erbabsiyar bu işi elden yapmayı münasip görüp, Meksika’ya
uçuyor. Heyhat! Meksikalılar kendisini ülkeye sokmayıp New York uçağına
bindiriveriyor. İranlı ‘Scarface’imiz 28 Eylül’de JFK’de kıskıvrak
yakalanıyor. Rivayet o ki, 12 günlük sorgu sonucunda ‘bülbül gibi’
ötüyor ve talimatları İran hükümetinin üst düzey yetkililerinden
aldığını ‘itiraf ediyor’. Amerikalıların izni ve tabi ki dinlemesi
altında 5 Ekim’de Tahran’daki Gulam Şakuri ile telefonda görüşüyor.
Kızıl Koalisyon Operasyonu’ndan bihaber Şakuri kendisine “Çabuk yap, çok
geç kaldık” diyor.
Velhasıl Holder’ın da aktardığı 21 sayfalık
iddianamede, komplo ile ilgili Kudüs Gücü’nden üç İranlının daha
isimleri geçiyor: Kasım Süleymani, Hamid Abdüllahi ve Abdul Rıza Şahlai…
Elbette İran, suçlamaları reddedip küçümsedi. Amerika’yı ‘çocukça
komplolar kurmakla’ itham etti. Ve BM Genel Sekreteri Ban ki Mun’a bir
mektupla olayı protesto etti.
GEREKÇE ARAMAYA NE HACETDetayları
ıncık cıncık okuduktan sonra Quantin Tarantino olmasa bile bu senaryoyu
kabul edebilecek bir Hollywood’cunun çıkabileceğini teslim etmeli.
Eğlenceli bir kere! Nitekim Amerikan kamuoyu ve ana akım medyası
şüpheleri dile getirse de kabule meyilli. İran’ın acemi birini dikkat
çekmeyeceği için seçmiş olabileceğini söyleyen çok. Haberlere İran’ın
‘kötü sicilinin’ serpiştirilmesi ihmal edilmiyor. İslam Devrimi
sırasında 1979’daki Amerikan elçiliğindeki rehin olayına bile atıf
yapılıyor. Bunun devrimin ‘özgün koşullarının’ ürünü olduğu akıllara
getirilmiyor. Amerika’nın Beyrut’taki elçilik ve donanma hedeflerine
saldırılardan söz ediliyor, ‘Hizbullah=İran’ kurgusuyla Lübnan’ın yıllar
önceki ‘özgün koşulları’ da akıllara getirilmiyor elbette. Oysa İran’ın
İslam Devrimi sonrası Avrupa’daki sürgünleri hedef alan birkaç eylemi
ve İsraillilerin ispatlanmamış iddialarının ötesinde ülke dışında
benzeri bir suikastı yok. Bu noktada Arjantin’de 1992’deki İsrail
elçiliği saldırısı ve 1994’teki Yahudi toplumu merkezi saldırıları
anımsatılsa da, açılan davada kanıt yokluğundan hiç bir sonuç çıkmadığı
ihmal ediliyor. Tabi haberlere İran’ın ve Hizbullah’ın Latin
Amerika’daki Arap toplumundaki ‘derin örgütlenmesine’ dair istihbaratlar
da ekleniyor. CIA analistlerinin aslında bir kaç fonlamanın ötesinde
çok ciddi kanıt bulunmadığı ikazları şüphe niyetine konuluyor.
NE FAYDA SAĞLANACAK?İran’ın
böylesi bir eylemle ne sağlayacağına dair gerekçelendirmeler de çok
basit aslında. İran’ın baş düşmanı Suudi Arabistan’a Bahreyn’i
işgalinden beri iyice diş bilediği; Suudi elçisini temizlemeyi pek
arzulayacağı; ‘Arap Baharı’yla Ortadoğu’daki etkisinin azaldığı ve kilit
müttefiki Suriye’nin üzerine fazla gidilmesinden rahatsızlık
duyduğundan ‘gövde gösterisi’ yapmak isteyebileceğine uzanan bir dizi
görüş… Diğer yandan komploya inanmayı arzulayanlar bundan Amerika’nın
Suudi Arabistan’la ‘Arap Baharı’ sebebiyle bozulan ilişkilerini düzeltme
çabasını da çıkarıyorlar. Amerikalılar ile Suudların petrolün ana
unsurunu oluşturduğu 11 Eylül’le bile kopamayan göbek bağının
zayıfladığı iddiasına ikna olanlar da çıkabilir elbette. Ama koca
komploya böyle izahatlar doğrusu güdük kalıyor.
‘CHENEY VE RUMSFELD BİLE UYDURAMAZDI”Neyse
ki, Ortadoğu’da daha sessiz ve derinden çalıştığı söylenen, istihbarat
çevrelerinde iç denetiminin sıkılığıyla namlı İran istihbaratının nasıl
olup da böylesi bir acemi çaylağı kullanmayı düşüneceği; Amerikan
topraklarına saldırıdan ve Suudilerin üzerlerine atlamasına vesile
yaratmaktan ne gibi bir kazancı olacağı; Meksika uyuşturucu
kartellerinin hadi ‘tonlarca afyonu’ anladık, 1.5 milyon dolar gibi
küçük bir paraya neden tenezzül edeceği; ‘İslam bağlantılı bir terör’
olayıyla anılmaya ve Amerikan hükümetinin tüm şimşeklerini üzerlerine
çekmeye nasıl olup da razı gelebileceğini soranlar da var elbette.
Devrim Muhafızları’na dair çalışmalarıyla tanınan İran asıllı Amerikalı
Resul Nafisi, “İran’ın suikast yapmak için kullandığı yollara
benzemiyor. Normalde bu türden bir operasyonda grup planlaması yaparlar.
Hedef seçimi, zamanlama ve kullanılan yönteme bakınca bunun İran
rejiminin işi olduğundan şüpheliyim” diyor örneğin. CIA’nın Ortadoğu’da
25 yıl görev yapmış eski örtülü operasyonlar yetkilisi Robert Baer,
“Küdüs Gücü hiç bilinmeyen kuklalar kullanıp, Meksika uyuşturucu
kartelleriyle temas kurup, New York’taki banka hesaplarına para
görderecek kadar baştan savma işler asla yapmadı. Kudüs Gücü çok daha
beceriklidir” görüşünde. Yazar Pepe Escobar ise Amerikan federal
silahlarının Meksikalı uyuşturucu kartellerinin eline geçmesine yol açan
başarısız bir operasyonu örtme çabasının da Amerikan senaryosunda rol
oynadığını iddia ederek, "Altın çağlarındaki Cheney ve Rumsfeld bile
böyle bir şey uyduramazdı" diyor.
ASIL ÜRKÜTÜCÜ OLANSenaryo
eğlenceli olmasına eğlenceli ama ürkütücü olan yanı, Amerikan
hükümetinin son yıllarda ortaya çıkmış en tuhaf terörizm davasını İran
hükümetini resmen suçlamak için kullanması… Dün nihayet isimlerini
vermeyen bir takım Amerikalı yetkililer, dini lider Ayetullah Ali
Hamaney ve Kudüs Gücü’nün bu plandan haberdar olmasını ‘epey muhtemel’
bulsalar da bu konuda somut kanıtları bulunmadığını fısıldadı.
Ahmedinecad’ın ise haberi olmayabileceği görüşü eşliğinde... Fakat bu
Amerika’daki tepkileri değiştirmiş görünmüyor. Netikem neoconlar, İsrail
lobisi ve Suudi kokuları eşliğinde ‘şeytani İran’ algısını pekiştirmek
üzere düğmeye basıldı.
Ilk anda “Suudi büyükelçisini öldürmek
için Meksika uyuşturucu karteline gitmeye kalkışma fikrine kim inanır
ki” tepkisini vermiş olan ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, dün “Bu
türden bir eylem uluslararası kuralları ve uluslararası sistemi ayaklar
altına alıyor. İran eylemlerinden ötürü sorumlu tutulmalı” dedi. Başkan
Yardımcısı Joe Biden, Amerika’nın şu anda İran’a karşı dünya kamuoyunu
bir araya getirme sürecinde olduğunu söyleyip, “Her ihtimal masada”
çıkışı yaptı. Suudi istihbaratının eski şefi Prens Türki el Faysal da
çok sertti: “Kanıtlar çok güçlü ve İran’ın açık sorumluluğunu
gösteriyor. Bu kabul edilemez. İran’da birileri bunun hesabını vermek
zorunda kalacak.”
AKILLARA POWELL GELİYORAnlaşılan
‘komplo’nun ilk sonucu Suudi-İran ilişkilerinin kopması olacak.
Amerikalılar da ilk iş İran’ın Mahan havayollarını Amerika uçuşlarından
men etti. BM’nin 1978 tarihli diplomatların korunmasına dair
sözleşmesinin ihlal edildiği teziyle zanlıların iadesini talep edip,
olayı BM Güvenlik Konseyi’ne taşımak ve hatta baskıyı yoğunlaştırıp
Lahey’e taşımaya çalışmak Amerika için olası seçenekler olarak
sunuluyor. Tabi bu tür seçenekler ‘adamına göre’ değişiyor olsa gerek.
Misal Amerika 1976’da eski Şili büyükelçisi Orlando Letelier ve asistanı
Ronni Moffitt Washington’da Şili gizli polisi tarafından öldürüldüğünde
BM sözleşmesi kimsenin aklına gelmemiş. Zira fail ABD’nin tercihi olan
Şili diktatörü Agusto Pinochet. Nitekim suikastı organize eden CIA ajanı
Michael Townley hala Amerika’da bir yerlerde koruma altında yaşıyormuş…
Eee Pinochet’nin Şili’si başka, İran başka…
Amerikalı
yetkililerin beyanlarından anladığımız ‘komplonun’ dünyada İran’ı
‘kuşatma operasyonuna’ mihenk taşı yapılacağı. Eh malum, İsrailliler ne
kadar bağırsa İran’un nükleer silah ürettiği iddiası artık pek gündem
olamıyor. Yaptırımlar Çin, Rusya ve Hindistan filan varken, bu haliyle
hedeflenen sonuçları vermiyor. Bu olayla ise ‘terör destekçisi ülke’
tezi işlenebilir. Hem neme lazım, Irak savaşı öncesi Amerikan Dışişleri
Bakanı Colin Powell’ın komik kamyon çizimleri eşliğinde sergilediği
Irak’ın kitle imha silahları yalanı pek güzel tutmuştu. Powell nedamet
getirdiğinde zaten iş işten geçmişti. Tabi şimdilik Çinliler henüz yorum
yapmadı, Rusya’nın BM temsilcisi Vitaly Çurkin “Daha ziyade tuhaf”
demeyi seçti. Lakin Amerikalılar iki ülkeye de soruşturmanın detaylarını
paylaşmak üzere heyet yolluyormuş.
OBAMA’NIN İLACI MI?Aslına
bakarsanız bütün bu olup bitenler Obama için ilaç misali. ABD Başkanı
işbaşına geldiğinden bu yana genel manada İran ile ipleri fazla germeme
politikası izledi. Amerikan askerlerini Irak ve Afganistan’dan büyük
ölçüde çekme yönünde adımlar atarken, Amerikan ekonomisinin belini
doğrultamaz ve Wall Street’i işgal eylemleri ‘ekonomik demokrasi’
talepleriyle yavaş yavaş ülkeye yayılırken üçüncü bir savaşın içine
düşmek istemesi pek akıl karı görünmüyor. Ama diğer yandan
Cumhuriyetçiler ve neocon kanat tarafından İran’a karşı hiçbir şey
yapmamakla suçlanıyor. Nitekim, ‘komplo iddiası’ Amerika’daki malum
siyasileri harekete geçirmekte gecikmedi. Amerikan Enterprise Enstitüsü
ve neoconlar “Söylemiştik” diye bağırmakta. Temsilciler Meclisi’nin
Cumhuriyetçi Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Ileana Ros-Lehtinen,
“İran’ın oluşturduğu çok yönlü tehdit her geçen gün artıyor. Tahran bize
anavatanımızda saldırmaya çalışıyor ve dünya çapında bizim ve
müttefiklerimizi tehdit ediyor. Daha fazla vakit harcayamayız. Sorumlu
uluslar bu tehdide karşı birleşmeli ve İran rejimine karşı gereken
baskıyı yapmalı” dedi. Bush yönetimi döneminin de önde gelen necon
figürlerinden Elliot Abrams, “Başkentimizdeki bu terör eylemi planının
pervasızlığı bize Tahran’daki rejimin nükleer silah sahibi olmaması
gerektiğini öğretmeli. Şimdi böyle davranabiliyorlarsa, nükleer silah
sahibi olduklarında kim bilir nasıl davranacaklar” nidasını attı. Tabi
Amerika’da daha ‘serinkanlı’ sesler de var. Ulusal İran Amerikan
Konseyi’nden Trita Parsi, “Eğer iddia edilen şey, Amerika’yı kışkırtmayı
hedefliyorsa, Obama yönetimi böylesi bir tuzağa düşmemek için daha
dikkatli olmalı. İran’la savaş Amerikan çıkarları ve İran halkı için
felaket olabilir” dedi. Parsi, Suudi Arabistan ve İran’ın kırılgan ‘Arap
Baharı’ sürecinde Ortadoğu’da etki yarışında olduğunu da anımsattı.
AMERİKA İRAN’LA ‘DOĞRUDAN TEMAS KURDU’Obama
da komplo iddiasının dünyaya duyurulmasından iki gün sonra dün akşam
nihayet ses verdi. Amerika’da bu kadar gürültü koparken, davanın ikna
ediciliği konusunda bu kadar şüphe ortaya konulmuşken, doğrusu bana
biraz da tuhaf kaçan bir tonlamayla. İran hükümetini ‘pervasızca
davranmakla’ suçladı Amerikan Başkanı, “Şimdi bu bulgular herkesin gözü
önünde. İddianamedeki suçlamaları nasıl destekleyeceğini bilmeseydik,
davayı ortaya sürmezdik” dedi. Dava sayesinde ABD’nin nadir bir yola
başvurup ‘doğrudan’ İran’la bağlantı kurulduğunun bizzat Amerikan
Dışişleri Bakanlığı kanalıyla duyurması da bir başka çarpıcı nokta.
BU DA BENİM SENARYOMDoğrusu
Amerika 2012 seçimleri için geri sayarken, İran’a yüklenmesi için
vesile çıkması Obama için Yahudi lobisinin yeniden desteğini kazanması
açısından bulunmaz fırsat. Eh madem komplolardan gidiyoruz… Aklıma John
F. Kennedy’nin Amerikan derin devletiyle nasıl cebelleştiğini ve nasıl
öldürüldüğünü anlatan Oliver Stone’nun JFK filmi geliyor. Öyleyse benim
senaryom da şöyle olsun. “Amerikan derin devletinin komplosunu haber
alan Obama, bu hiç de ikna edici durmayan senaryoyu dünyaya duyurdu.
Bunun üzerinden bir taşla iki kuş vuracak. Hem İran’a retorik yüklenme
fırsatı ile seçim öncesi puan kazanacak, hem de olayı karikatürize kılıp
etkisini sınırlandıracak…” Sizce senaryo böyle olsa Quantin Tarantino
kabul eder miydi?
Habertürk - Ceyda Karan