
“Reel Politik” kavramı güncel literatürümüze girdiğinden bu yana, nedense hep
soğuk geldi bize; alışacak durumda değildik. Zira bizleri uluslar arası
egemenlerin dünyasına, gayri meşru Siyonist varlığın sultasına, Beyaz Saray’ın
hegemonyasına alıştırmak için vardı:
“Ne yapalım dünyanın gerçekleri
böyle” “Hayalperest olmamak lazım” “Ayaklarımızın yere basması gerekiyor” Belli
güçleri yok sayarak bir yere varamazsınız” “Soğuk savaş dönemlerinin
sloganlarıyla iş yürümüyor” “Diyalog, barış ve müzakere yolu varken kavga
etmenin ne anlamı var?”
ABD’nin “Yeni Dünya Düzeni” “Büyük Ortadoğu
Projesi” “Genişletilmiş Ortadoğu Projesi” “Yeni Ortadoğu Projesi” adı altında
sürdürdüğü modern emperyalist ve yayılmacı politikalarla eş zamanlı gündemleşen
“Reel-Politik” söyleminin bizleri ürkütmesi doğaldı.
“Reel-Politik”
kavramı her ne kadar yeni bir kavram gibi gözükse de, bu kavramın taşıdığı
anlamlar ve işlevleri hiç de yeni değil. Bunu Habil-Kabil’e kadar götürmemiz
mümkün. Adem’den, Nuh’a, İbrahim’den Musa’ya, İsa’dan Hz. Resul-i Ekrem’e kadar
bunun örnekleri doludur tarihte. Belki de daha çok, Hz. Resulüllah’tan sonraki
dönemlerde, hilafetin saltanata dönüştürülmesinden, gasıp ve fasid sultanların
“zer” “zor” ve “tezvir” ile saltanat sürdüğü tüm dönemlerde en belirleyici olan
“Reel-Politik” kavramı olmuştur. Dolayısıyla “Ümmet” olarak hep iç içe yaşadık;
birlikte yaşamak zorunda kaldık ve bu kamburu sırtımızdan bir türlü
atamadık…
Allah’ın açık buyrukları bir kenara atılırken de, Hz.
Resulüllah’ın sünneti paspas edilirken de, “Reel politik” gerekçesi çıktı hep
karşımıza. Bazen, “ne yapalım çoğunluk böyle istedi” dediler; bazen de “kadılar
vaizler böyle söylüyor”un ardına sığındılar. Bazen sultanların kılıcı ürküttü,
bazen de dinarların ışıltısı cezp etti. Bazen ”böyle konuşursan sonuçlarına da
katlanırsın” diye yıldırdılar, bazen de “fitnecilik yapma” diyerek susturdular.
Bazen güç dengelerinin kıskacı boyun eğdirdi, bazen de ikbal ve koltukların
sefası…
Ötekinin, berikinin rızası veya gazabından “Hakk”ın rızası ve
gazabına sıra mı geldi..?
Batıla, tuğyana, istikbara, zulme, ihanete
karşı “Hakk”ın savunucusu olarak ortaya çıkan “İslamcılık” ve bu misyonu temsil
eden kişi ve kurumlar “korku” veya “tamah” kıskacında "Reel-Politik"te pek mahir
oluverdi; “adalet” ve “hakkaniyet” her şeyin önünde ve üstünde tutulması gereken
bir ilke olmaktan daha çok, “Reel-Politik” değirmeninde una çevrildi; kişiler,
olgular, güçler, olaylar, gelişmeler “adalet” ve “hakkaniyet”in terazine
konulması gerekirken, “Reel-Politik”in süzgecinden
geçirildi…
…
Bizler Türkiyeli Müslümanlar, İslami kurum ve
kuruluşlar, parti ve cemaatler, kavramsal olarak hiç de hoşlanmadığımız halde
gerçekte “Reel-Politik” denen bu illetten ne kadar azade olabildik
ki..?
Acaba konuşmamız gerektiği zamanda bizi susturan
nedir?
Konuşulmaması gereken sözleri pervasızca söylettiren
nedir?
“Susuyorsak, Hakk’ın rızası için susuyoruz” mu
diyeceğiz?
Ya da, konuşmamızı gerektirecek olay ve gelişmelerden haberdar
olmadığımızı mı ileri süreceğiz?
Evet, o kadar güç dengesi var ki
etrafımızda, hangisini aşabileceğiz? O kadar bağ ve ağ var ki ayaklarımızda,
hangisini koparabileceğiz?
…
Alışamayacağımızı sandık ama
yanıldık, biz bu Reel-Politik’i aslında çok sevdik…
Kim demiş
“Reel-Polilik safsatadır” diye, onu kendimize çoktan “amentü”
edindik…
Çıkıp da birileri “kırmızı çizgiler aşılıyor” demesin,
“Reel-Politik”in sınırlarını aşmayacağımıza ahd-u peyman ettik…
Yok yine
de birilerine “Reel-Politik” yapıyor diye kızacaksak eğer, o zaman çuvaldızı
kendimize batırmamız gerekir…
Eskiden “Bir hilal uğruna ya Rabb, ne
güneşler batıyor!” derdik;
Şimdi de “günler bu reel-politikle nasıl da
ışıldıyor” diyoruz…
…
Varsın birileri Reel-Politik’i “güneş ışığı”
sansın;
Bir "mum ışığı"nın aydınlığı yeter hepimize…
nureddin@velfecr.com