Hz. Peygamber sağken, bir sorun gündeme geldiğinde kendisine sorulurdu;
“Ey Allah’ın Resulü, bu meselenin cevabı nedir?” diye.
Peygamber Efendimiz, soruya cevap verince, mesele bitmiş olurdu.
Bunun yanı sıra, Kur’an-ı Mubin’in hangi Ayet-i Kerime’sinin nasıl anlaşılması gerekeceğini da yer yer izah ederdi ashabına.
Peygamber Efendimiz(a.s) vefat edince, bu sorular Ashab-ı Güzin’e soruldu. Uzun zaman “sahabenin fetvası ” da geçer akçe oldu. Kur’an Ayetlerinin hangi şekilde yorumlanacağını ve hangi Ayet’in ne şekilde anlaşılması gerekeceğini yine o eşsiz nesil sahabe, Resul-u Ekrem’den aldıkları gibi, aynı canlılıkla devam ettirdiler.
Ama bir gün geldi, fitne gecenin karanlığı gibi her tarafı sarmaya başladı.
Resulü Ekrem, “…yakın bir gelecekte, karanlık geceler gibi birtakım fitneler ortalığı kaplayacaktır…” demişti ya!
İşte o günlerdi….
Hz. Osman’ın şehit edilmesi ile bu fitne daha da büyüdü. Ardından gelen Cemel Vakası ve özellikle Sıffin Savaşı olayı, fitneyi tamamen zirveye taşıdı. Müslümanların birbirlerini katletmesi anlaşılır şey değildi!
“Bir Müslüman’ı öldüren, Din’den çıkar mıydı?”
“Büyük günah işlemenin hükmü neydi?”
Gibi, ardı arkası gelmeyen; farklı guruplarca farklı şekilde cevaplandırılan, bir yığın fıkhi soru ortalarda geziniyordu. Bunların çoğu, köklü ve ilmi bir cevap bulmaktan uzaktı!
Kuranı Kerim’in her Ayeti Kerimesi, guruplarca farklı yorumlanabiliniyor, Ayet-i Kerimelere en uçuk yorumlar verilebiliniyordu.
Zira Peygamber’e ait Hadis’lere, fitneciler tarafından, “taraftar bulma” gayesi ile uydurma eklentiler yapılarak çoğaltılmış; aslı astarı belirsiz bir yığın söz, “Hadis” adıyla ortalarda dolaşıyordu.
İslam Âlemi, o ilk dönemde ki safiyetini yitirmeye başlamış; sosyal, siyasi ve fıkhi alanda, fiilen bir kargaşa yaşanıyordu. Öncelikle fıkhi alandaki dağınıklığın bir düzene oturtulması gerekiyordu ki; siyasi ve sosyal kargaşa da beraberinde sona ersin.
Ve ilim ehline çok acil bir şekilde ihtiyaç duyulmuştu.
…
Büyük ulema( âlimler), olaya el koydu.
Hadisler üzerinde köklü çalışmalar yapıldı. Her hadis denilen sözün kaynağı araştırıldı; sahih hadisler, uydurma veya kaynağı sağlam olmayan hadislerden ayırt edilmeye çalışıldı.
Ve bu çalışmalar sonucu, “Hadis Usulü” ve “Hadis” adiyle ilimler doğdu. Sahih hadislerden hareketle, Peygamberin hangi Ayet-i Kerimeyi nasıl anladığı araştırıldı. Bu araştırmalardan, “Tefsir Usulü” ve “Tefsir” ilimleri doğdu. Sonra, Kuran-ı Kerim ve sahih hadislerden hareketle günün sorunları, anlaşılmaya ve tefakkuh edilmeye çalışıldı. Her mesele ayrı ayrı incelenerek kaynaklara inilip, metodolojik olarak meselenin çözümüne gidildi. Ve “Fıkıh Usulü” ilmi gelişti.
Bu alanda ancak, kaynaklarından hüküm istinbat edebilen ilmi bir kapasiteye sahip, “Müctehid” seviyesinde ki ulemaya itibar ediliyordu..
Öncelikle bu ulema, sağlam bir itikada, doğru bir anlayış ve takdir gücüne sahip olacaktı.
Sonra, Arap dilinin bütün inceliklerine; fesahatinden belağatına kadar, her şeyine hâkim olacak; Kuran’ın muhkem ve müteşabihini, nasih ve mensuhunu, mukayyet ve mutlak’ını, nüzul sebepleri ile beraber bilecek.
Kıyası, İcma’ı ve ihtilaf konularını bilecek.
Hadis usulü ve hadis ilminin inceliklerine vakıf olacak.
Kısacası Müctehid Ulema, belli boyutta İslam’ın bütününe hâkim ulema demekti..
…
Müctehid ulema, her meseleyi kaynaklarına dayandırarak anlaşılır ve yaşanır hale getirdi.
Önce Kuran’a başvuruluyor, burada çözümü bulunduğunda mesele zaten cevabını bulmuş oluyordu. Çözümü Kuran da bulunamayan mesele için Sünnete gidiliyordu; Sünnette çözümü bulunduğunda mesele bitiyor, lakin Sünnette de çözümü bulunamayan meseleler için, bu tarzda sırası ile diğer kaynaklarla gidiliyordu. İcma, Kıyas, İstihsan, Mesalihi Mürsele, Zerayi, İstıshab ve önceki şeriatlar şeklinde, kaynaklara sırası ile başvuruluyordu.
Ama bu kaynak verilerinin delil teşkil edebilmesi için, ilk iki kaynakla yanı Kur’an ve Sünnetle çelişmemesi gerekecekti.
Ve sistematik olarak meseleler çözümüne ulaştıkça, söz konusu kargaşa ve kaos ta yavaş yavaş sona eriyordu..
Her Müctehid İctihadlarını sistematik bir yapıya oturtmuş; sınırları net belirlenmiş birer “Fıkıh ekolu” ortaya koymuşlardı. Bunlara, aynı zamanda ‘gidilen yol’ manasına “mezhep” te deniyordu. Bu fıkıh ekollerinin tabileri çoğalarak büyüdü...
Bütün fıkıh ekolleri, temel esaslarda ittifak ederken; esasların ayrıntılarında bazı ihtilaflar söz konusu olabiliyordu.
Müctehid ulemanın, bazı ayrıntılarda ittifak etmemiş olmaları, gayet normal bir vakaydı.
Zira söz konusu ulemanın, farklı bölge ve kültürlerinin insanı olmasından kaynaklanan; haliyle, farklı algılama yeteneğine sahip kişiler olması tabiiydi.. Dolayısı ile Kitap ve sünnette geçen bazı kelime ve cümlelerin farklı tefsir ve te’vili, hakiki veya mecazi manaya çekilmeleri, gayet doğal bir sonuçtu... Ayrıca, hadislerde ki sıhhat derecelerinin farklı tespiti, gayet tabii olan, farklı anlama sonucuna götürmüştü.
Müctehidlerin hiç biri, ben “mezhep koruyorum” dememiş, diyemezdi!
Bu ulema, sadece yukarıda izah edilen kargaşanın kalkmasına yönelik çalışmalar ve İctihad faaliyetleri yapmışlardır. Mezhepler, bu çalışmaların tabii sonuçlarıydı.
…
Fıkıh ekolu (Mezhep) sahibi olan Müctehidler, ağırlıkla Tebaı Tabiin ve sonrası dönemde yaşamış olup; mezhepleri, kendi adları ile anılmıştır.
Hanefi, Şafii, Maliki, Hanbelî, Evzai, Sevri, Taberi, Zahiri, Zeydi, Caferi gibi.
Bunların günümüzde ki demografik yapısına gelince;
Bu gün, bütün yeryüzünde ki Müslümanların, % 67’si Hanefi mezhebine tabidir.
Şafii, Maliki ve Hanbelîlerle beraber, Ehli Sünnet çizgisi % 90’lara yakın bir oranla, ana damarı oluşturuyor.
Günümüzde Evzai, Sevri ve Taberi gibi Ehli Sünnetin diğer mezheplerinin tabileri hiç kalmamış durumda.
Şia’nın hak mezhepleri olan, Caferi ve Zeydiler’in, bütün Müslümanlara oranı, % 9’lar civarıdır. Ve Ehli Sünnet mezhepleri ile ayrılığa sebebiyet verebilecek boyutta, aralarında çok ta ciddi İctihad farklılıkları söz konusu değildir!
Hatta kimi ulema, bu iki kesimi de Ehl-i Sünnetten saymaktadır..
Dikkatten kaçmaması gereken diğer bir konu da; bir şekilde İslam’dan sapmış, mezhep ve gurupların çok olmasına karşın, bu sapkın mezheplere tabi olanların sayılarının gayet az olduğudur.
Bu gün İslam’dan sapmış; Sebiye, Gurabiye, Bâtıniye, Nusayri’ye, Rafıziye, Hariciye gibi bütün sapkın mezheplere tabi olanların; yeryüzünde, Bir Milyar Yedi yüz milyonluk hak çizgide ki İslam ümmetine oranları yaklaşık, % 2 dir..
Yani bu günkü Müslümanlar, % 98 gibi büyük oranda, mezhep bazında -hak çizgide- ana bir uzlaşma zemini sağlamış durumdalar
…
Efendim, Allah’ın Dini, böylelikle ulemanın tekeline verilmiş olunmuyor mu?
Hayır! Öncelikle bu ulema, yeni hüküm ortaya çıkarmıyor, kaynaklarında açık ve sarih olmayan hükümlere bir açıklık getiriyor ve kaynakları anlaşılır bir hale sokuyordu.
Müctehid Ulema dediğimiz bir sosyal sınıf değil, Allah’ın Dinini bilen ve O’na hâkim olan, alanın otoriter insanlarıydı.
Bir şey hakkında, tabi ki onu bilen konuşacaktı.
Avam konuştuğu zaman, işlerin hangi boyuta vardığı ortalardaydı!
Hangi ilmi alanda ki, “temel esasların oturtulmasında” işin ehli olmayanlar söz sahibi olmuştur? Oysa İslami esaslar, daha da -ince hassasiyet- gerektiren bir konudur.
…
Diğer bir soru da,
Müctehid ulema olabilmek için, aranan ”ilmi seviye”, ulaşılması çok zor bir seviye değil midir?
Buna cevaben, şunu vurgulamaya gerek vardır:
Konu, Ümmetin tamamına yönelik ve İslam’ın bütününü ilgilendiren hükümler kaynaklarından istinbat edilecekse (çıkarılacaksa); İslam’ın bütün cüzlerinin bilinmesi gerekir.
Bütünün cüzle, cüz’ün bütünle ilintisi var. Küll’e ulaşmak için cüzlerin bilinmesi; cüzlerin bilinmesi için küll’e hâkim olunması lazım! Eksik bilgiye sahip âlim, hüküm istinbatında hata yapar.
Diğer bir ifade ile bir resim hakkında eksiksiz, hatasız hüküm vermeye çalışacaksanız; resmi eksiksiz, her yönü ile her ayrıntısına kadar görmeniz gerekecektir. Her yönü ile her ayrıntısına kadar göremediğiniz bir resim hakkında; resmin her ayrıntısının, resmin bütünü ile ilgisi olduğundan, resim hakkında ki her cevabınız yanlış olabilir. En doğrusu, resmin her ayrıntısına hâkim değilseniz; resim hakkında hüküm verme ameliyesine girmemeniz lazım.
İlmi, bu alanda nakıs olan ulema; İctihad yapmaya kalkarsa, “nakıslığı oranında hata yapma ile de kalmaz”. Söz konusu ilintiden dolayı, daha öteye hatalar yapar!
…
Başka bir soru,
Efendim, Allah (c.c) “Andolsun ki biz Kuran-ı öğüt almak için kolaylaştırdık…” (54/17) diyor. Fakat siz, O’nun anlaşılmasının zorluğundan bahsediyorsunuz.
Hayır! Kuran, anlaşılması kolay bir kitaptır.
Kuran’la iştiğaliyet hiçbir şekilde aksatılmamalı.
Lakin kendisinden öğüt almak, hayatında yaşam haline getirmek için Kuranı okumak, Onu tefsirleri ile incelemek ayrı bir olaydır. Koskoca bir İslam Ümmetinin tabi olması için, ondan hüküm çıkararak piyasaya sürmek te, farklı bir olaydır. Mesela, bu gün tıp fakültelerinde okutulan ders kitaplarında ki “hekimliğin temel esasları”, belli tıp otoritelerince konmuştur. Öğrenciler bunları okuyarak doktor olurlar. Ama sıradan doktorlar, bu temel esasları belirleyemezler. Ne zaman ki tıp bilgisindeki seviyeleri, o çizgiye ulaşır; işte o zaman bunlarda, söz konusu temel esasları inceler ve yeni esaslar belirleyebilirler.
İslami alanda ki yapı da buna benzemektedir.. Temel esasları belirleyebilmek için, kaynaklara tam vukufiyet şarttır.
…
Müctehid İmamlar, bir devreye has olmayıp; sahabeden başlamak üzere, tarih boyunca hep var olagelmişler.
Ama mezhep sahibi olmayan bu Müctehidler, yeni bir kargaşaya mahal vermeme gayesi ile de olsa, yeni bir İctihad ekolu(mezhebini) oluşturma gereğini duymamış ve kendisinden önce gelmiş olan mezhepleri inceleyip, araştırmış ve istedikleri birine tabi olmuşlar. Lakin itirazlarının olduğu konular hakkında farklı ve yeni ictihadlar geliştirmeye çalışmaktan da geri durmamışlar. Bu hususta, birçok örnek söz konusudur.
Talak bahsinde, “Aynı anda üç talak vermek, memnu olmakla beraber geçerlidir.” diyen, Hanefi, Şafii, Maliki, Hanbelî mezheplerinin müctehidlerine, son devir müctehidlerinden, İbni Teymiyye ve Şevkani gibileri itiraz ederek; “Aynı anda verilen üç talak, tek talak hükmündedir.” demişlerdir. Mesela, Diyanet İşleri başkanlığı fetvalarında, bu gün ikinci görüşü uygulamaktadır. Yine büyük Muhaddis ve aynı zamanda müctehid olan İmam-ı Buhari, birkaç konuda tabi olduğu Ebu Hanife’nin ictihadlarına karşı, kendisi yeni ictihadlar geliştirmiştir. Nihai olarak, başkalarının içtihadına, zorunlu tabi olmamızın tek nedeni, “İctihad edebilecek ilmi kudrete” sahip olmayışımızdır.
…
Efendim, “Ben sadece Kuran’a ve o ilk sahabe yaşayışı olan “Selef-i Salihin” e uymak istiyorum.” diyenler çıkıyor.
Zaten, yukarıdan beri izah ede geldiğimle vurgulamak istediğim şey; Müctehid ulemanın ortaya koyduğu bütün ilmi gayretinin, buraya ulaşmak için olduğudur..
Artık o dönemde yaşamıyoruz ki, her sorunumuzu peygambere götürüp çözelim. O günleri geride bıraktığımıza göre; o dönemde ki yaşam şekline ulaşmamız için, cevabını bulamayan bir yığın soru ile karşı karşıya kalırız;
Peygamber-i Zişan, acaba falan Ayeti nasıl anlamıştı?
Filan Ayet, nesh edilmiş midir?
Kuran’ın şu ifadesini tam ve doğru olarak anlamak için Arapçanın hangi gramer kaidesinden faydalanacağız?
Şu Ayet-i Kerime Muhkem midir, müteşabih midir? Şu Ayet-i kerimenin nüzul sebebi nedir? gibi, ardı arkası kesilmez bir yığın soru ile karşı karşıya kalırız. Bu ve benzeri sorulara cevap verebilmek için, mutlak surette kaynaklara inmek gerekecek.
Kaynaklara inebilmenin tek yolu da, onlara yeterince hâkim olmaktan geçer. Yanı kaynaklara tam hâkim olabilmek için âlim olmaktan gerekir. Sıradan ulema da bunu yapamayacağına göre; İşte! Bunu yapabilecek kişiye de, “müctehid ulema” diyoruz.
Müctehid ulamanın yaptığı ictihadlarının bütününe de “mezhep” diyoruz.
Sonuçta yine, yukarıdan beri izah ede geldiğimiz,
-Belli seviyedeki ilmi kapasiteye sahip ulemanın İctihad geliştirme-
Çizgisine dönmüş oluyoruz.
Bunun başka bir alternatifi de yok!
Yanı canları sıkıldıklarından birileri “şuradan bir mezhep kuralım” dememişler!
Mezhep, Peygamber ve sahabesi döneminde ki Kur’ani yaşayışı, günümüze taşıyabilme gayretin de ki, sonucun ismidir.
Mezhep, Kuran’da ki Muradı İlahi’yi en doğru şekilde anlayabilme çabasının husule getirdiği bir sonuçtur.
Mezhep, Nebevi mesajı hatasız anlamaya çalışma çabasının, zaruri bir sonucudur..
…
Müctehid seviyesinde bir ilme sahip olmadığı halde,
“Ben herhangi bir mezhebe tabi olmuyorum” diyen biri, otomatikman “kendi ictihadlarımla hareket edeceğim” demektedir.
Kendisinde de “İctihad edebilme kapasitesi” yoksa ve gerçekten hiçbir mezhebe de tabi olmuyorsa; o kişinin heva ve hevesi devreye girer. Yanı kendi heva ve hevesini, din edinmeye başlar.
Basit bir örnekle meseleyi ele alalım. Biz, Ebu Hanife’nin mezhebine göre namaz kılıyoruz. Mesela, ellerimizi kulaklarımıza götürüp bağladıktan sonra, ayrıca rükûa giderken, bir daha ellerimizi kulaklarımıza götürmeyiz. Ve imama tabi isek; susar sadece imamı dinleriz. Şafii mezhebine göre namaz kılanlar, İmama tabi olsalar da; Fatiha süresini mutlaka okurlar. Ve rükûa giderken de bir daha ellerini kulaklarına götürürler. Caferiler ise ellerini hiç bağlamazlar. Şimdi, hiçbir mezhebe tabi olmayan zat ne yapacak?
Ya kafasına göre, hiçbir kaynağa dayanmadan bazı saçmalıklar yapacak. Ya da bir mezhebe dayandığı halde, “hiçbir mezhebe dayanmıyorum” deyip yalan söyleyecek.!
Oysa İslami konular, dakik bir yapıya sahip olup, ciddi bir hassasiyet ister..
Dolayısı ile şu sonuç kesinlik ifade eder;
“ Mezhep, Müctehid olmayan Müslüman için olmazsa olmazdır.”
…
Lakin “mezhepçilik” ise İslam adına bir felakettir.
Öncelikle,şu hakikati göz ardı etmeyelim ki,
Her Müslüman’ın bir müctehidin ictihadlarına (Mezhebine) tabi olması zaruridir. Ama hiçbir Müctehidin ictihadları (Mezhebi), Ümmet için mutlak, tartışılmaz ve vazgeçilmez değildir. Her Müslüman, belli bir incelemeden sonra, istediği mezhebi değiştirme veya bir mezhebe tabi iken, zaruret durumunda, diğer bir mezhebin bazı görüşleri ile amel edebilme hakkına sahiptir. Fıkıh bilgisi dediğimiz, zaten ictihadların mukayeseli incelenmesinden elde edilen şeydir. Bir tek müctehidin ictihadları üzerinde guruplaşmak, mantık dışı uçuk bir durumdur.
…
Şöyle bir düşünelim!
Ortada, onlarca mezhep sahibi müctehid var. Hepsini incelediniz ve istediğiniz müctehidin ictihadlarına(mezhebine) tabi oldunuz. Yanı falan âlimin İctihad kararlarına uyacağım dediniz.
Siz bir müctehid’in ictihadlarına tabi olurken, sizinle beraber aynı müctehide tabi olan bir kitle ile ayrı bir sınıf, ayrı bir inanç gurubu olmanız söz konusu değil ki!
Sadece bir tercihte, beraber olma tevafuku söz konusu!
Sadece bir tevafuk!
Böyle bir tevafuk üzerine, guruplaşmanızın bir mantığı olabilir mi?.
Hatta bu guruplaşma komik olmaz mı?
“Biz, falan alimi tercih edenleriz..! ”diye.
Veya “Yaşasın falan âlimin ictihadlarını tercih edenler” denebilir mi? Gayri ciddi hatta gülünç bir durum olmuş, olmaz mı?
Kaldı ki, hak çizgide ki bütün mezhep imamları, temel konularda, Yüzde yüz aynı şeylerde birleşmiş; ayrıntılarda da büyük oranda aynı şeyleri söylemekteler.
...
Nihai olarak,
Mezhepçilik memnu görülmüş yasaklanmışken; İslam’ın kendisi üzerinde mutlak ittifak emredilmiştir.
“Allah’ın ipine sarılın. Sakın ha fırkalara ayrılmayın!” diyen Allah(c.c) değil mi?
Nasıl Allah’ı dinlemeyip, İslami ittifakın kendisinden ayrılıp; şeytanın ve şeytanlaşmış
güruhların telkinleri ile mezhepçilikte birleşerek; mezhepçilik adına diğer Müslümanlara karşı tavır koyacak, cephe açacak ve hatta savaşacaksın ve ardından da
“ben Müslüman’ım” diyeceksin!
Ve bunu da İslam adına yaptığını söyleyeceksin!
Böyle çarpık, böyle mantıksız, böyle sakat bir şey olabilir mi?
Mezhepte birleşmek, mezhebe “mutlaklık” vermek, mezhebi “Din” olarak algılamaktır. Mezhebi “Din” olarak algıladığınızda; dininiz mezhebiniz olur.
Dininiz mezhebiniz olunca; İslam’ın kendisi, sizin için “din olma” özelliğini kaybeder.
Mezhebi, din gibi algılamak, İslam’ın her halükarda kabul etmeyeceği, butlan sakat bir düşüncedir.
…
-Müslüman’ım diyen biri (hangi mezhepte olursa olsun), konuşmalarında veya yazılarında; İslam’ın bizatihi kendi esaslarından değil de, bir mezhebin özel vurgularını, nüanslarını, ritüellerini dile getirerek; bunları da ümmetin diğer kesimine karşı kullanıp, Allah’ın Dinini anlatıyor gibi davranıyorsa- ;
Hemen damgayı vurun!
O kişi, gerçekten sakat bir yol üzeredir. Tek başına böyle bir algı şekli bile, kişinin sapkın bir yol üzere olmasına, bir gösterge olarak yeterlidir.
Mezhepçilik bu denli sakat ve uçuk bir düşünce olmasına rağmen;
Ne acıdır ki, belli bir kitleyi de kullanıp; tek yönlü ve bir mezhebe ait etkilerin atmosferi altında yazılmış tarihi kitapların etkisi ile tarihi vakalar üzerinde; siyasi arenada, İslam Dini adına, ayrılık çalışmalarına girme, çokça yapıla gelen bir faaliyet olmuştur.
Hatta bu yolda, nice Müslüman kanı heba edilmiştir/ edilmektedir / edilmeye çalışılıyor.
Ama sonuçta “Müslüman’ım” diyen biri bunu yapıyorsa, Allah’ın Dini’ne ihanet etmiştir! Ve o Allah’ın Dini adına bir haindir!
Ve Onun Müslümanlığı sorgulanır!
… .
“Mezhepleri birer Din mesabesinde” olan Hıristiyan Âlemi, Müslümanları da aynı potanın içine sokma gayreti ile hareket ede gelmiştir. Ve bu gayretler ve bu yöneltilmeler devam etmektedir.
Müslümanlar, hiçbir şart altında bu oyuna gelmemeli!
…
Sonuç olarak, Mezhepleri, birbirlerinden “farklı birer inanç ekolu” şeklinde algılamak, mezhepçilik yapmak, bir mezhep üzerinde diğer bir mezhebin tabilerini karalamak,
sakat bir yolda olmanın bariz bir ifadesidir. Böyle bir düşünce, ümmetin önünde duran aşılması zor bir girdaptır. Ümmet bu girdaba yönelmemeli ve kapılmamalı; kapıldığı an, akıbet boğulmaktır!
Rabbim şuur ve feraset nasip etsin.
…