Müftüoğlu: İslam’ı kendi bencil amaçlarımıza göre yorumlayamayız

Atasoy Müftüoğlu’nun Yeni Şafak Gazetesi’nde yayımlanan 3 Nisan tarihli makalesini iktibas ediyoruz.

 

SOYUT TASAVVURLAR DUYGUSAL YANILSAMALAR

 

Bütün İslami/dini yorumlar/tartışmalar/yaklaşımlar, Avrupa aydınlanması döneminin ürettiği rasyonalist eleştirelliğin dayattığı bir çerçeve içerisinde sürdürülüyor. Bu durum, İslami/dini yorum çalışmalarını, seküler bir dünyada “dinin işlevi” bağlamına hapsediyor. Bu nedenle de, sekülerin dayattığı mantığın/çözümlemenin sınırları bir türlü aşılamıyor.

 

İSLAMİ ZEMİNDE KALINMALI

 

Aydınlanmanın felsefi bir hareket-akım-süreç olduğunu hatırlamak gerekir. Aydınlanma filozoflarının tümü ateist veya deisttir. İslami gelenek, düşünceye ve felsefeye yabancılaştırıldığı için, Müslüman düşünürler, aydınlanmacı/rasyonalist eleştirilere/yorumlara İslam düşüncesi/felsefesi bağlamı içerisinde, İslami zeminde kalmaya özen göstererek cevap veremiyor – bu nedenle de rasyonalist eleştirelliğin ufku içerisinde kalarak İslami yorumlar yapmaya çalışıyor. Kuşkusuz her alanda olduğu gibi dini alanda da yenilenme ve yeniden yapılanma, her dönemde bir zorunluluk halini alabilir. Ancak, bağımsız düşünce, içerik ve eleştiri üretimini imkansız kılan bir gelenek sebebiyle, bugün bu yenilenme girişimleri pek çok yapısal sorunla karşı karşıya bulunuyor. Kur’an-ı Kerim’in kimi hükümlerinin farklı tarihsel koşullarda içtihad konusu yapılmasını istemekle bu hükümlere ilişkin kimi uygulamaların kimi dönemlerle sınırlı olduğunu söylemek birbirinden çok farklı şeylerdir.

 

TUHAF UZLAŞMA

 

İslami ufuklara ve farkındalıklara (takva) yabancılaştığımız için, hayatın somut yapılarıyla, gerçeklikleriyle ilgilenmeyen, hayatın somut yapılarını ve gerçekliklerini dönüştürmek gibi bir amaç/iddia taşımayan bireysel dindarlıklardan ibaret bir çerçeve içerisinde kendimizi İslam’a nisbet etmeye devam edebiliyoruz. Artık, ne düşünce hayatımız, ne kültür hayatımız, ne de ilahiyat hayatımız İslam’ın, imanın örgütlenmiş, somutlaşmış, somutlaştırılması gereken bir kamusal tezahürü olduğundan, olması gerektiğinden hiç söz etmiyor, bu konuyu telaffuz etmekten çekiniyor, bu konuyu telaffuz etmeye cesaret edemiyor. İslami ilgi soyut tasavvurlar/tahayyüller zemininde sürdürülüyor. Bireysel dindarlığı nihai bir tarza dönüştüren Müslümanlar, bu nedenle İslami anlamda, siyasal, ekonomik, hukuki sorumluluk almak istemiyor; bu alanların seküler kesinlikler tarafından belirleneceğini düşünüyor. Seküler akıl ile Müslüman vicdan arasında tuhaf bir uzlaşma sağlanarak bütünüyle harama/küfre dayalı bir ekonomik sistem toplumsallaştırılabiliyor, kurumsallaştırılabiliyor, kavramsallaştırılabiliyor. Böylesi bir toplumsallaşma ve kurumsallaşma, toplumsal bir rahatsızlık sebebi olmuyor.

 

Bulunduğumuz yer, nihai hakikatin ifadesi olan sözün, bütünlük bilincinin, içtenlikli özeleştirinin tükendiği yerdir. Zihinsel sömürge durumundan sağ kalarak çıkmayı başarmak için, mevcut durumun aşılabileceğine çok güçlü bir biçimde inanmak gerekir.

 

ONTOLOJİK BUNALIM YAŞIYORUZ

 

Kamusal, siyasal, ekonomik, hukuki alanlara yönelik İslami iddialarından vazgeçen bir dini hayatın, toplumun ve kültürün, tarihin taşrasında yaşamaktan başka bir seçeneği olamaz. Kendisini içe ve geçmişe hapseden bir zihniyet ya da gelenek, aziz İslam’ı zamanın ve mekanın dışına sürgün etmiştir. Kuru lafızcılığın İslami bilgi ve bilgeliği araçsallaştırması, bütün nitelikleri ve değerleri bayağılaştırıyor. İslami bilginin ve dilin ontolojik bağımsızlığını/özgürlüğünü gerçekleştiremediğimiz, bu konuda hiç bir çalışma yapmadığımız, yapmayı düşünmediğimiz için, seküler bilgi/dil karşısında sessizliği ve teslimiyetçiliği seçiyor, bu nedenle de ontolojik bir bunalımla bütünleşmiş bulunuyoruz. Ontolojik bunalımla bütünleşen bir düşünce hayatının, kültür hayatının, ilahiyat hayatının yapısal sorunları çözümlemesi, bu sorunlarla yüzleşmesi beklenemez.Soyut tasavvur ve tahayyüller etrafında sansasyonel spekülatif tartışmalar ve polemikler yapan, karşıtlıklar ve gerilimler icat eden düşünce-kültür-ilahiyat dünyamızın, İslam’ın ontolojik özgünlüğünü, özgürlüğünü, bağımsızlığını yeniden insanlığın gündemine kazandırmak üzere, sömürgeci/kolonyalist dünya görüşünü, bilgi sistemini, tarih yazımını yapı söküme uğratacak, İslami bilgi ve tarih felsefesi vizyonunu İslami sorumluluk ve etkinlik alanına taşıyacak hiç bir sistematik çalışma yapmadığını söylemek, İslami ilgilerimizin duygusal yanılsamalardan ibaret kaldığına işaret eder.

 

ENTELEKTÜEL İNTİHAR

 

İslami umutları çok ucuza kapatan bir gelenek-dil-tarz, Müslüman kitleleri İslami temellerden, esaslardan ve ilkelerden uzaklaştırıyor. Bu gelenek, bir yanda büyük bir rehavete yol açarken, bir diğer yanda bu rehavetin neden olduğu hüsranla yüzleşmek istemiyor. İslami içeriği olmayan, kolay kazanılan, kolay tüketilen umutlarla ancak duygulara hitap edilebiliyor. Olgulardan bağımsız bir gerçeklik üretmeye çalışıyoruz. Statükoyu aşma iradesi gösterebilecek, büyük ölçekli seçenekler üzerinde çalışabilecek, içerik üretebilecek İslami kadrolara sahip olabilseydik, sağcı-milliyetçi statükonun muhafızları haline gelerek entelektüel intihar yolunu seçmeyecektik.

 

Bulunduğumuz yer, nihai hakikatin ifadesi olan sözün, bütünlük bilincinin, içtenlikli özeleştirinin tükendiği yerdir. Zihinsel sömürge durumundan sağ kalarak çıkmayı başarmak için, mevcut durumun aşılabileceğine çok güçlü bir biçimde inanmak gerekir. Bağımlı bir dilin, bilginin sınırları içerisinde kalarak umutlanamayız. Umut, bağımsız bir dil ve bilgiyle başlar. İslami referansları kendi bencil amaçlarımıza hizmet edecek şekilde yorumlamaya çalışmaktan, kendi gerçekliğimizi tek ve dokunulmaz gerçek gibi sunmaktan vazgeçmeliyiz.

Oy verin

3 puan
Upvote Downvote

Total votes: 3

Upvotes: 3

Upvotes percentage: 100.000000%

Downvotes: 0

Downvotes percentage: 0.000000%

This post was created with our nice and easy submission form. İçeriğinizi oluşturun !

Bir Cevap Yazın