
Yemen’in kuzeyinde yaşanmakta olan insani trajedi üzerine yaptığımız yayınlar,
yayınladığımız video ve fotoğraflar, bir “müslüman” olmaktan öte, bir “insan”
olarak kanımız dondururken, dünya müslümanlarının, özellikle de sorumluluk
mevkiinde bulunan kurum ve İslami kanaat önderlerinin suskunluk ve tepkisizliği,
kuşkusuz ki kendisini “Mekke ve Medine’nin hizmetçisi” olarak tanımlayan Suud
Kralı Abdullah’ın Müslümanlara yönelik sürdürdüğü saldırı ve katliamlarını
kolaylaştırmaktadır.
İslam tarihinin en büyük ihanet ve nifak çetesi olan
Suud ailesinin tüm tarihi boyunca Müslümanlara sapladığı zehirli hançerlerin
sonucu İslam Ümmeti büyük bir zillet ve esaret karanlığına sürüklenirken, kana
susamış bu katillerin ellerinden damlayan Müslüman kanı nedense vicdanları pek
kanatmıyor!
Acaba, İngiliz emperyalizminin mukaddes Hicaz topraklarına
sapladığı bu zehirli hançer İslam Ümmetine ne kadar daha ihanet etmeye, ne kadar
daha Müslüman kanı dökmeye devam edecek?
Tarihin derinliklerine fazla
inmeden, bu Suud hanedanının Hicaz topraklarında gayri meşru bir saltanatı nasıl
kurduklarına kısaca bir göz atacak olursak, Merhum Mehmed Akif’in deyimiyle
“ibret alınsaydı eğer tarih tekerrür eder miydi?” sözünde olduğu üzere,
yaşadıklarımızın tarihin tekerrüründen başka bir şey
görmeyeceğiz.
….
Muharrem ayına az kaldı.
1 Muharrem’le
birlikte yeni bir hicri yılımıza gireceğiz; 10 Muharrem’le birlikte de “Aşura”yı
bir kez daha anacağız; 1 Muharrem’in sevinç ve coşkusu yerine 10 Muharrem’in
hüzün ve elemine bırakacak.
1 Muharrem, Hz. Resul-i Ekrem’in hicreti;
Mekke’den Medine’ye; “zulmet diyarı"ndan "nûr diyarına” hicretin tarihi. Çekilen
13 yıllık eziyet ve işkencenin ardından Muhammedî nizamın tesis edildiği yeni
bir dünya. Özgür, aydınlık ve kutlu bir dünya.
Mekke cahiliyyesinin
putperest güçlerinin tüm azgınlık ve zorbalığına rağmen söndüremedikleri tevhid
meşalesi artık egemen bir İslam ülkesinde en yükseklerde yanmaya devam edecek;
yükselen kutlu sancak özgürce dalgalanacak ve ilahi risaletin kurtuluş sedası
bütün dünyada yankılanmaya başlayacak…
Küfür ve şirkin durduramadığı bu
kutlu sefer, İslam kisvesine bürünmüş nifak ve ihanet çetelerinin şeytanca
planlarıyla sırtından vurulacak; Bedir’de hüsrana uğrayan putperestlerin İslam
kılıklı torunları yenilgilerinin intikamını Kerbela’da Muhammed’in (s.a.v)
torunlarından alarak, Hakk-batıl savaşının sadece şekil değiştirdiği ortaya
konulacak…
“Kanım dökülmeden ayakta durmayacaksa ceddim Muhammed’in dini,
ey kılıçlar gelin alın beni, parçalayın, parça parça edin bedenimi” diye
haykıran Hüseyin’in bedenine, Müslüman kılıklı İbn-i Ziyad’ın gönderdiği
cellatların elinden yüzlerce ok saplanacak…
Ancak, yaşanın tüm ihanet ve
mazlumiyete rağmen, Fatıma’nın emzirdiği Ali oğlu Hüseyin’ın Kerbela’nın kızgın
çöllerine dökülen al kanları, kılıçlara galip gelip yüzyıllar sonrasında yeni
bir Muhammedî inkılabın müjdesi olacak…
İki şecerenin kavgası yüzyıllar
boyu sürüp gelecek; bir taraftan “nur şeceresi”, diğer taraftan ise “zulmet
şeceresi”; tarih sürekli olarak “tayyibe” ile “habise”nin bitmeyen kavgasını
yazacak…
Yeşil saraylar dikilince, ayaklar altına alınmıştı Muhammedi
risaletin izzet ve şerefi. Din ve mukaddesat haramzadelerin elinde bir araçtı
sadece. Ebu Cehil ve Ebu Leheb’lerin kurulu düzenleri, üzerinde kelime-i tevhid
yazılı Yeşil Saraylara dönüşmüş, Mekke’nin putperest ayinlerinin yerini kapıkulu
Saray mollalarının vaazları almıştı…
Hamza’nın ciğerlerini sökmeye yemin
edenlerin torunları, altın keseleriyle besledikleri mollaların fetvalarını alıp
Muhammedi risaletin takipçilerini “İslam hançeri” ile doğramanın planlarını
yapacaktı…
Allah, Kur’an ve Peygamber adına uydurulanı sahte bir din,
“resmi ideoloji” olarak mescidlerin mihrablarından sunulacak, karşı çıkanlar ise
“sapık” “fitneci” “bozguncu” olarak nitelenip haklarında idam fermanları
verilecekti…
Nübüvvetin varisi hidayet önderleri ve onların muhlis,
sadık, cefakar takipçileri için hayat zindan, işkence, sürgün ve katliamdan
başka bir şey ifade etmeyecekti…
Diğer taraftan, Bir grup Kufeli’nin
Hasan-ı Basri’ye gelip sinek öldürmenin caiz olup olmadığını sorduklarında,
Hasan-ı Basri’nin “siz Peygamberin oğlu öldürülürken caiz midir, değil midir
diye sormuyorsunuz da, sineğin öldülmesinin caiz olup olmadığını soruyorsunuz”
şeklindeki cevabı gayretsiz, sorumsuz ve gamsız Müslümanların değişmeyen sünneti
olarak tarihte yerini alacak, masum ve savunmasız müslümanlar barbarca
katledilirken birileri de basit ve seviyesiz gündemlerin ardında
koşacaktı…
….
Suud rejiminin ihanet ve katliamları tarihin
tekerrüründen ibarettir sadece..
Nur ile zulmetin bitmeyen savaşının
günümüzdeki bir yansıması…
Bedr’in intikamını Kerbela’da alanların, aynı
intikamı Yemen’in kuzeyinde Saada’da almaya kalkmalarından başka bir şey
değil..
Siyonistler Gazze’de yapmıştı, Suudiler de Saada’da
yapıyor…
Ebuzer’i Rebeze’de öldürten, Ammar’ı Sıffin’de, Hüseyn’i
Kerbela’da, Hucr’i Şam’da katleden zihniyet, Allah’ın evinin ziyaretçilerini
Mekke’de, masum ve savunmasız bebekleri Saada’da katletmeye devam
ediyor.
“Suç” yine aynı suç.
Sarayların resmi ideolojilerine,
İslam kılıklı zorbaların kirli düzenlerine, nifak ve ihanet çetelerinin kara
yüzlerine karşı, “zillet bizden uzaktır” diye haykırmanın, zalimlerden tebberi
etmenin bedeli…
Peygamberin emaneti mihrab ve minberleri gasp eden
haramzade haydutlar, ceplerine dolan dinarların karşılığında “fetva”lar
yayınlayacak, Kerbela sahrasında Ali Asgar’ların boğazına saplanan oklar,
yüzyıllar sonrasında Saa’da’nın Kerbelasında bebeklerin üzerine fosfor bombası
olarak geri dönecek…
Vurun katiller vurun, bu yaptığınız ilk
değil
Şam’ın Yeşil sarayları Şimdi Riyad’da
İster adı Yezid olsun
adı ister Abdullah
Hamza’nın ciğerini çiğneyenin torunları son
değil…
….
Konuşan konuşsun, susan sussun. Tarihin tekerrür ettiği
bu zaman diliminde “zillet bizden uzaktır” feryadları hiç dinmeyecek, Kan Kılaca
galip gelmişti Kerbela’da, son sözü söyleyen yine "özgür"ler olacak…
Hür
insanlara selam olsun…