
İnsanoğlu neyin peşinde olduğunu bir bilebilse, ya da peşinde olduğu şeylerin bir gün kendisini ve başkalarının helak olmasına neden olacağını kavrayabilse; acaba yine bu kadar vurdumduymaz ve gözlerini kör edecek kadar hırsa kapılır mı? Kendi miyaperestliği uğruna gözlerini hakikatlere kapayan bu anlayış ancak başkalarını kendisine “kurban” ederek bu maksadına ulaşabilir. Böyle bir hal insanoğlunun nefsine nasıl yenik düştüğünü ve nefsi kendisi için ne büyük bir felaket olduğunu kestiremez. İnsanoğlu kendi nefsine köle olunca insani yönünü terk edebiliyor. Merhametten yoksun bir kalbin mutlaka intikam hastalığına yenik düşeceği aşikârdır. Başkasının üzerinde oluşturacağı tahribatı kestirebilse acaba yine aynı şeyi yapar mıydı? Bütün bu sorular ve karmaşık duyguların ikamet ettiği karanlık sokak ve bu karanlık sokakta kendisini bekleyen her türlü bela ve musibetler. İnsanoğlu aklı erdiği ve içinde kendisini yücelere taşıyacak her türlü aracı hizmetine almak ister. Buradaki maksat her ne kadar genele faydalı olma gibi söylem olsa da; ilerleyen aşamalarda içinde hızla ilerleyen ve sürekli dürten “lider” olma olgusu onun herkesin ve her şeyin üstünde olduğunu kabul ettirmeye çalışır. İnsan bu; her yöne meyilli olduğu ve ağır basan düşüncelerin altına girmesi ve bir anda “tek” olma savaşını verir. Bu uğurda bütün olanakları elde etmeye yönelir. İlk önce bir takım beklentileri olur insanın, daha sonra geleceğe yönelik makam ve mevki için çabaları. Bunların gerçekleşmesi için her türlü kılığa girer, almak istediğini koparmaya çalışır. Bunun için en etkileyici ve en iyi huylara bürünür. İnsan bu; kendisine verilen bütün meziyetleri en iyi şekilde sergiler, en çok “iyi” karakterler öne çıkar. Ancak insanoğlunun her isteği olacak diye bir kaide yok. Yapılan her hesabın üstünde ilahi hesapların olduğunu unutmamalı. Bütün bu üstün çabalara rağmen karşılık bulamayınca en şeytani karakteri devreye girer. Bu şeytani süreç o kadar kör eder ki; insanlarda yaratacağı yıkımı düşünemez. Murat edilen şeyleri elde edemeyen korkunç bir girdaba düşer. Atacağı her adım yıkıma yöneliktir. İç pazarlıklar, önyargılar ve mutlak infaza götüren nefret haline geliyor. Nefret insanın içini karartıyor, zamanla kalbi karalanan gözleri de kararıyor, gözleri hiçbir zaman hakikatleri göremeyecek hale gelir. İnsanın bedeni ve ruhunu işgal etmeye yönelen bir anlayış adım adım tanrılaşmaya yönelir. Daha evvel nefsini şeytan’a teslim eden insan, zamanla aklını da şeytan’ın hizmetine sunar. İnsan böyle bir duruma düştüğünde içindeki dengeler değişir. Her şeyi elde edebileceğini düşünür, bunları düşünürken de yaptığının bir güzellik olduğunu ve kendisinde oluşan her türlü düşüncenin iyi niyet ve yapacağı her işlevi bir“kerem” olarak kabul eder. Aklını şeytanın hizmetine vermiş bir insanın kendi içinde tanrılaştığını böylece görmüş oluruz. Önce en yakınına hükmetmeye başlar, sonra ev halkına, daha sonra topluma. Bunu yaparken de evvelki geleneğinden vazgeçmeden yapar. Sıradan bir ortamdan geldiyse sıradanlaşmadan gelenekçi bir anlayışı reddeder. Yasaklanmış bütün düşüncelerin yapılabilir hale getirmeye çalışır. Dindar bir ortamdan geldiyse bu daha farklı olur. Dini söylemlerle insanları etkilemeye çalışır. Önce tek olan bir Rab’in kulluğuna soyunur ve her hareketi insanları Allah’a yakınlaştırmaya yönelik bir eylem görüntüsüyle yapar. Fakat içe yönelik hesapları zamanla başkalaşıyor. Bencilleşerek her şeyin kendi isteği üzere değiştirmek ister. Artık Müslüman kılıklı ve fakat Allah’ın varlığını kendi içindeki ihtiraslara kurban etmiş, kendi içinde tanrılaşmış, gözü gördüğü herkese hükmetmeye, dilediğini elde etmeye kalkışır. O artık bir tanrıdır ve emirlerine itiraz edenleri cezalandırmayı ister. İçindeki nefretle kasırgaya dönüşen hışmıyla kusar kinini, yerle bir eder gözü gördüğü ne varsa. Tanrılaşan erkekler zalim olur, kendisine şerik olan, hesaplarına karışanları sevmezler. Onları kendi hesaplarından uzaklaştırmak için her kararları zalimanedir. Bütün hesapları öfke üzerinedir. Bu öfkenin devamı yok etmeye yöneliktir. Tanrılaşan erkekler tek hükümdar olmayı ister, bu nedenle herkesin kendisine itaat etmesini bekler, aksi halde gazabını gönderir hiç acımadan... Tanrılaşan erkekler nefsinin kölesi konumundadır her zaman. Bir yandan hükmeder, diğer yandan da nefsinin hükmüne amadedir. Gözü gördüğü her yeri “feth” emek ister. Hayal ettiği her şeyin gerçekleşmesini ister. Sefa içinde yaşamak ister, sarayları olmasını, emrinde binlerce insanın hizmet etmesini ve şehvetlerine oldukça düşkündürler. Öyle ki; bir anda bütün varlıklarını gözden çıkaracak duruma gelirler. Her türlü gayri ahlakı kendilerine meziyet sanırlar, ancak yine de gözleri doymaz. Açlıklarına herkesi ve her şeyi kurban edecek kadar vahşileşebiliyorlar. Onlara boyun eğmek, arzu ve heveslerine razı olmaktan başka bir seçim yapmak onları daha da zalimleştirir. Erkek tanrılar zalim olurlar ve zulüm üzere olur “baki”likleri… Dişilerin tanrı(ça)laşması daha korkunç olur. Onlar cennetin de cehennemin de bu dünyada olduğunu kabul ederler. Kendilerine itaat edenleri bu dünyada mükâfatlandırırlar. Karşı çıkanları da yine bu dünya üzerinde cezalandırırlar. Dişi tanrı(ça)lar genelin kendisine hizmet etmesini isterken; kendisine elçi gördüklerini de bir bir kendisine “hizmet” etmesini ister ve bu elçilerin hep erkek olması ayrıca dikkat çekicidir. Dişi tanrıların tek arzuları sadece gösteriş olsa da; iç âlemlerinde zaman zaman yalnızlaşabiliyorlar. Bu yalnızlıkları onların en zayıf noktasıdır. Herkesi kendilerine kul kabul ederken kendi duygularına, ihtiraslarına esir düşebiliyorlar. Bu da bir anlık da olsa tanrılıklarını kulluğa çevirebiliyorlar. Örneğin arzuları uğruna içindeki “hükümdarlık” karakterini bir kenara bırakabiliyorlar. İnce ruhlu görünmek isterler, ancak bu arzuları geri çevrildiğinde ince ruh yerini şirretliğe bırakabiliyor, hem de bu şirretlik öfke ve intikam üzere olur. Çünkü tanrı(ça)laşan dişi ruh asla reddedilmeyi kabullenmez. Tanrı(ça)laşan dişi ruh bir hükümdarlık yanıyla birlikte tek güzelin kendisi olduğunu, güzelliğine şerik kabul etmediğini, bu güzelliğe boyun eğmeyeni de cezalandırır. Onlar için reddedilmek en büyük başkaldırı ve onları aşağılama hareketidir. Haliyle aşağılanan bir tanrı/ça, tanrı/ça değildir. O halde yıkılsın bütün ihtişamlı saraylar, yakılsın kendisini iç âleminde şehvete götüren gemiler. Dişi tanrı(ça)lar öldürmeyi sevmezler. İntikamları yok etmek üzere değildir. Aşağılandıkları her türlü yaklaşımı her daim ön belleklerinde tutarlar. Bu aşağılanma kompleksi onların direk tanrı(ça)lıklarına karşı çıkmak olduğunu, bunun da cezasını toplumun içinde aşağılayarak vermek isterler. Önce tecrit ederler, etrafındakilerin nazarından düşürmeye çalışırlar. Bunun için her türlü tuzak düşünülebilir, her yol denenebilir. Yusuf’tan istediğini alamayan Züleyha çılgına dönüşmüş ve Yusuf’un kendisine, iffetine el uzattığını söyler. Ama bunun cezasının ölüm olmasını istemez asla. Gözden düşmesini, rezil olmasını ve dayanamayıp kendisine teslim olmasını, bunun devamında ise Yusuf’u gönlüne efendi olmasını amaçlar. Hayatı kendisine cennete çevirmeyen Yusuf’un hayatı cehennem olmalı, madem Züleyha’nın içine ateş düşmüş, madem cehenneme dönüşmüş içi, o halde neden Yusuf’un gözlerini açtığı yer zindan olmasın? Hayatını cehenneme çevirenin yeri neden bir ömrü zindanda geçmesin. Yusuf’un öldürülmesi Züleyha’nın içindeki intikam duygusunu dindiremezdi. Madem içimde yanan ateş hiç sönmeyecek, o halde yanımda olmayacak Yusuf’un hayatı zindan olacak… Dişi tanrı(ça)lar erkek tanrılardan daha tehlikelidir. Erkek tanrılar karşısındaki asileri cezalandırır, ancak yeniden kendisine kulluk yapmaları için bir fırsat daha tanırlar ve bağışlarlar. Bu bağışlama aynı zamanda onların “büyüklüğünü” de gösterir. Fakat dişi tanrı(ça)lar öyle değildir. Onların gazabı farklıdır ve her ne kadar da bağışladıklarını söyleseler de; iç âlemlerinde boy veren bir kin yumağını da taşırlar. İçe yönelik hesapları hep farklıdır. Mutlaka ileriye yönelik hesapları ve planları vardır. Her şeyi kayıt altında tutarlar. Her sözü, her kelimeyi ve her davranışı kayıt altına alırlar, İçten hesapları asla bitmez, içten pazarlıklılar. Kendilerine kul etmekle yetinmeyerek ruhlarını da ellerinde tutmak isterler. Bunun için de en önemli yöntem her yolu tuzaklarla kurmaktır. Kısacası tanrılaşan ruhların attıkları her adım şeytani tuzaklarla kuruludur. Kimileri bu tuzağa düşer, kimileri de şeytanlaşan ruhların tanrılıklarına kul olurlar. Şeytanın nefisleri eline aldığı an kişinin ruhu da şeytani bir yönde tanrılaşır. Melekler ve şeriklerin çok olduğu bu âlemde tek olana yönelmekten başka yolu seçmeyenlerin dünya hayatları zindana dönüşse de, bir gün Yusuf gibi yüce makamlara erişeceklerdir. Allah, tanrıların ve şeytanların şerrinden korusun. Yoksa bu âlem karanlık bir kuyu haline gelir. Ey karanlığı aydınlığa çevren güç; aydınlat ruhları ve beyinleri karanlığa gark olan bizleri. Her türlü çirkefliği mubah gören zihinleri arındır. Ey âlemleri ve her zerreye hükmeden tek hükümdar; hükümlerinle bizleri yalnız bırakma. Nefsimizin ruhumuza hükmettiği bu âlemde nefsimizle baş başa bırakma. Allahım, Yalnızlaşırsak tanrılaşırız, bizi yalnız bırakma. Bizleri geçici hesaplarla baş başa bırakma, yaptığımız bütün hesaplar hakikat üzere olsun ve böldüğümüzde, çarptığımızda, çıkardığımızda, topladığımızda netice her zaman “bir”olsun. Bizleri bir/liğine kulluk yapmamızı kolaylaştır. Tanrıların ve şeytanların tuzaklarından ancak sen korursun, bizleri kendi nazarında zelil duruma düşürmeyeceğin gibi, sana yönelen ve sana sırt çeviren gönüllerin nazarında da alçaltma.
Yorumlayan: |
vuslat-vasat |
Tarih:20 Mayıs 2010 Perşembe Saat 01:27 |
yazıklar olsun nefsini ilah edinenlere!..
Sayın Aydın Altay, Makalenizi sindire sindire okudum ve şu ayetin açıklaması olarak gördüm yazılarınzı: FURKÂN - 43 , Kendi istek ve tutkularını (hevasını) ilah (Tanrı)edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın? Elinize üreğinize sağlık, Hakk'ı yazdığınız sürece Allah c.c size size yardım etsin, kaleminiz daim olsun. Saygılarımla... |
||
Yorumlayan: |
Zeynep Gökçen |
Tarih:19 Mayıs 2010 Çarşamba Saat 17:45 |
Acziyet zindanı
"Ben" derken ne de çok yalnızlaşıyor insan ve insanlığından uzaklaşıyor, köhneleşiyor kendi zindanında, müebbet yalnızlık oluyor kendince mükâfat sandığı cezası! Yalnızlaşarak ve kendini kibir halkasına râm etmiş insanın yüce sandığı kapılarda, beşerî acziyetin zifirisine boyandığını, kara cahilliği ile farkedememişliğin uyarısı gibi olmuş aydın/lık yazınız, tebrikler ve teşekkürler... |
||
Yorumlayan: |
gülendam |
Tarih:19 Mayıs 2010 Çarşamba Saat 11:20 |
Yorum
İnsan Allah\\\'ı unutunca,yaşam,Allah\\\'ın ölçüleri dışında bir yapılanmaya gidiyor. HAŞR SURESİ 19. AYETTE BU DURUM ŞÖYLE İFADE EDİLİYOR ; وَلَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ نَسُوا اللَّهَ فَأَنسَاهُمْ أَنفُسَهُمْ أُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ Allah\\\'ı unutan kimseler gibi olmayın! Böylece (Allah da) onlara, kendi nefslerini unutturdu. İşte onlar, onlar fasık olanlardır. Bir başka ifadeyle İNSANIN KENDİ HEVASINI TANRILAŞTIRMASI DURUMUDUR. İnsan Allah\\\'ı unuttuğu an artık o kimseye şeytan arkadaşlık ediyor.Halbuki şeytan insan için apaçık bir düşmandır.Kuran bize şeytanın adımlarına uymayınız çağrısında bulunuyor.( BAKARA SURESİ 168. ) Hal böyle olduğu zaman içimizde büyüyen canavarları,kural çiğneme şehvetini,kirlenmeyi,yürek çürümelerini ve ruh daralmasını tezahür edemiyorum. Son olarak ;Rabbim bizleri yargısız dünya düşleri kurmaktan uzak eylesin.Amin. Böylesine güzel,üzerinde uzun uzun düşünülmesi gerekn bir yazıyı bizlere sunduğunuz için çok tşkler Aydın Bey. |
||
Yorumlayan: |
Eşref Güllü |
Tarih:19 Mayıs 2010 Çarşamba Saat 11:09 |
ZALİMLERİN OYUNU
aydın kardeşim kaleme almış olduğun Allah\\\'ın eşit olarak yarattığı kullarından bazıları da kulları kendilerine kul etme çabalarını ihtiraslarını ve göz doymazlığı gibi durumu tarihte olduğu gibi günümüzede devam etmekte hatta bir koltuk uğruna şöhret uğruna binlerce hatta milyonlarca insanın kanına girmeyi yok etmeyi bir mezyet bilip bu durumu meşrülaştırıp kendini haklı çıkarmak peşindeler yazıklar olsun bu gibi mahluklara Allah islah etsin Allah sonumuzu hayır etsin |
||